Görüntülenme: 117921
Çinli Gelin-Kaynana
2009/04/17 2:34
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

 Uzun yıllar önce Çin’de Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kayınvalidesi ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır. Bu da onların sık sık kavga edip, tartışmalarına yol açar.

 Bu, Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır. Bir kaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve annesi ile karısı arasında kalan eşi için de cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kız doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır.
 Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstre hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kayınvalidesi için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kıza kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kayınvalidesine çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

 Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yapıyor. Kayınvalidesinin tabağına azar azar zehri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kız kendisini ağır bir yük altında hissetti.

 Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kayınvalidesine verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı;
"Sevgili Li-Li , sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça o da dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz." dedi.



Eski bir Çin atasözü şöyle der ;
Gül veren elde gül kokusu kalır.
Sevilen insan, sevgisini insanlara veren insandır..

Yanıt: Bir Azim Hikayesi...
2009/04/17 16:49
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

zekice...demek ki neymiş her duruma göre çözümler geliştirilebilirmiş...

Çobanın aşkı...
2009/04/20 15:04
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 8.5 (1 oy)

Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:

- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki ;sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine; dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...

İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.

- Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.

İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu dağ kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyor, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.

Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:

- Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih , kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?

- Evet , dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.

İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tespih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihini aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...

Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çe ş me başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:

- Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah ...;

Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam , karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardınca anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.

Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...

Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmu ştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp-edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri . Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:

- Hünkârım , gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.

Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:

- Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.

- Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?

Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tespihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.

Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;

- Efendim , dedi, sizi ziyarete geldik.

Yavaşça başını çevirdi aşık , sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.

Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.

- Efendim , diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...

Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavu ş acak , murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.

Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:

- Hayır , dedi, kızınızı istemiyorum.

Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:

- Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?

Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:

- A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim...

------------------
GERÇEK ŞU Kİ ; İNSAN KENDİNİ , KENDİNE YETERLİ GÖREREK AZAR. (el-ALAK 6,7 )

SAKIN ŞEYTAN SİZİ YOLDAN ÇEVİRMESİN.ÇÜNKÜ ; O , SİZİN İÇİN APAÇIK BİR DÜŞMANDIR. (ez-ZUHRUF 62 )

Bir Cümle
2009/04/20 15:28
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Mecnun'un Leyla'dan vazgeçme faslını andırıyor.  Hoş bir hikayeymiş, teşekkürler IŞIK.

Yazıdaki bir cümle, özellikle dikkatimi çekti ve hoşuma gitti.

"Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı."

İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com

Evet benimde dikkatimi çeken bir cümle.Bu yazanın ustalığından olsa gerek akılda bırakacak dipnotlar kazıyor hafızalara.

Önyargı
2009/04/21 8:13
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 7.7 (2 oy)

Önyargı- Sabit Fikirlilik

Bir köyde tek başına yaşayan hamile bir kadın, (çocuğu doğmadan önce kocası ölmüş) kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasada, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar.

Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak zorunda kalır.  Gelincik ile bebek evde yanlız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. Eve geldiğinde gelinciği ve kanlı ağzını görür. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve onu oracıkta öldürür. Tam o sırada içerideki odadan bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir ve odada beşiği, beşiğin içinde bebeği ve bebeğin yanında parçalanmış olan yılanı görür.

Toplumumuzda yaşanan sorunların ana nedenlerinden biri, insanların yeterli bilgiye sahip olmadan olayları yorumlamasıdır.

Önyargı, aşağıdaki gibi tarif edilebilir;

Bir kimseyle veya herhangi bir şeyle ilgili olarak, belirli bir olaya, duruma, ya da görmeye dayanan, önceden edinilmiş kanıya varmak veya bir kişinin herhangi bir konuda yeterli kanıta dayanmayan, olumlu ya da olumsuz yargısı.

IŞIK  yüreğim ağzıma geldi gelincik bebeği yemiş sandım öyle korktum kii:S

Tamam  kabulümdür önyargılarım bazen olayların önüne geçiyor ama  tecrübeler sonunda oluşmamışmıdır önyargılar

boşver her noktadan sonra  büyük halfle başlanır gibi kesin bir şekilde vaz geçemezsiniz ki onlardan  ben önyargılarımı seviyorum:D bilmem yanlış mı düşünüyorum

Ahde Vefa...
2009/04/28 15:19
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

 
Hz. Ömer arkadaslariyla sohbet ederken, huzra üç genç girerler.
Derler ki :-"Ey halife, bu aramizdaki arkadas bizim babamizi öldürdü.
Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin." Bu söz üzerine Hz.Ömer
suçlanan gence dönerek :- Söyledikleri dogru mu diye sorar ,
Suçlanan genç der ki :-evet dogru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalim nasil oldu diye sorar: Bunun
üzerine genç anlatmaya baslar, der ki :-"Ben bulundugum kasabada
hali vakti yerinde olan bir insanim ailemle beraber gezmeye çiktik
kader bizi arkadaslarin bulundugu yere getirdi. Afedersiniz
hayvanlarimin arasinda bir güzel atim var ki dönen bir defa daha
bakiyor, hayvana ne yaptiysam bu arkadaslarin bahçesinden
meyva koparmasina engel olamadim, arkadaslarin babasi içerden
hisimla çikti atima bir tas atti atim oracikta öldü. Nefsime bu
durum agir geldi, ben de bir tas attim, babasi öldü. Kaçmak istedim
fakat arkadaslar beni yakaladi, durum bundan ibaret" dedi.
Bu söz üzerine Hz Ömer:-"Söyleyecek bir sey yok, bu suçun
cezasi idam.Madem suçunu da kabul ettin" dedi.
Bu sözden sonra delikanli söz alarak:-"Efendim bir özrüm var"
diyerek
konusmaya basladi:- "Ben memleketinde zengin bir insanim,
babam rahmetli olmadan bana epey bir altin birakti.Gelirken kardesim
küçük oldugu için saklamak zorunda kaldim. Simdi siz bu cezayi
infaz ederseniz yetimin hakkini zayi ettiginiz için Allah(cc) indinde
sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti
kardesime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini
bulurum" der.Hz. Ömer dayanamaz der ki : -"Bu topluluga yabanci
birisin, senin
yerine kim kalir ki?!"Sözün burasinda genç adam ortama bir
göz atar, der ki:- "Bu zat benim yerime kalir." O zat Hz. Peygamber
Efendimizin (sav) en iyi arkadaslarindan daha yasarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan baskasi degildir. Hz.Ömer
Amr'a dönerek:- "Ey Amr, delikanliyi duydun" der.O yüce sahabi
-"Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest birakilir.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur.Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çikarak genc'in gelmeyecegi, dolayisiyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktülün diyetini vermeyi teklif ederler, fakat gençlerrazi olmaz ve babamizin kani yerde kalsin istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabi verir der ki : "Bu kefil babam olsa farketmez cezayi
infaz ederim." Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
-"Biz de sözümün arkasindayiz." Bu arada kalabalikta bir dalgalanma
olur ve insanlarin arasindan genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek
derki evladim gelmeme gibi önemli bir nedenin vardi neden geldin?"
Genç vakurla basini kaldirir ve (günümüz insani için pek
de önemli olmayan)
"AHDE VEFASIZLIK ETTI" demeyesiniz diye geldim der.
Hz.Ömer basini bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki :
-"Ey Amr, sen bu delikanliyi tanimiyorsun nasil oldu onun yerine
kefil oldun". Amr Ibni As Allah kendisinden ebediyyen razi olsun, vakurla kanimizi donduracak bir cevap verir,-"Bu kadar insanin içerisinden beni seçti. "INSANLIK ÖLDÜ "dedirtmemek için kabul
ettim" der. Sira gençlere gelir, derler ki : -"Biz bu davadan vazgeçiyoruz." Bu sözün üzerine Hz Ömer :-"Ne oldu, biraz evvel babamizin kani yerde kalmasin diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?"der. Gençlerin cevabida dehsetlidir :
-"MERHAMETLI INSAN KALMADI" DEMEYESINIZ DIYE.....

 

Bu mesaj, ISIK tarafından, 28.04.2009 15:22:25 itibariyle düzenlenmiştir.
ISIK demiş ki;

 

O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaslarindan daha yasarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan baskasi degildir. 

Sanırım hikaye çok da sağlam kaynaklara dayanmıyor. Yazıda geçen, alıntılamış olduğum cümle bir süre zihnimi yoklamama sebep oldu. Ardından internette araştırdım.
Yazıda, Amr bin As (ra), cennetle müjdelenen 10 kişiden biri olarak anılmış. 

Oysa ki aşere-i mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) aşağıdaki gibidir.

  1. Hz. Ebubekir
  2. Hz. Ömer
  3. Hz. Osman
  4. Hz. Ali
  5. Hz. Abdurrahman b. Avf
  6. Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah
  7. Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas
  8. Hz. Said b. Zeyd
  9. Hz. Talha b. Ubeydullah
  10. Hz. Zübeyr b. Avvam

Ayrıca, "Cennetle Müjdelenenler" adlı sesli kitap bölümlerine bakılabilir.

Bu mesaj, m1gin tarafından, 28.04.2009 21:14:17 itibariyle düzenlenmiştir.
İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com

Evet m1gin kesinlikle haklısınız.Hikaye sahih değil ama çoğu internet sayfalarında yer alıyor malesef ve insanları bilgilendirmek adınada vebaldir bence..Ben de sizin verdiğiniz bilgiden sonra biraz araştırdım ve kısa bir alıntıyı da ekliyorum. Hakkınızı helal ediniz.


Elif Eryarsoy Aydın

Müminlerin  ulaşmak istediği hedeflerden biri de cennete girmektir. Çünkü Kur’ân, insanlara yarışırcasına cennete koşmalarını emretmektedir. “Rabbiniz tarafından bir mağfirete, genişliği göklerle yer kadar olan ve müttakiler için hazırlanmış olan bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun” (Âl-i İmran, 3/133)

Kimin cennetlik olduğu ahirette belli olacaktır. Fakat Allah sahabeye daha bu dünyada iken cenneti vaad etmiştir.

Sizden fetihten önce infak eden ve savaşan kimse ile fetihten sonra infak edip savaşan elbette bir olmaz. İşte onlar, bundan sonra infak edip savaşanlardan derece bakımından daha yüksektirler. Bununla beraber Allah herbirine cennet vaadeder. Allah yaptığınız herşeyden haberdardır.” (Hadid, 57/10)

Bu âyettte açıkça görüldüğü gibi Allah sahabenin hepsine cenneti vaad etmektedir. Pek çok güzel haslete sahip sahabe-i kiram genel olarak cennetle müjdelendiği gibi dünya hayatında iken fert fert kendilerine cennet vaad edilenler de vardır. el-Aşeretü'l-mübeşşere (müjdelenlen on) terkibi ile bu müjdeyi Rasûlullah'tan dünyada iken alan sahabeler anlaşılır. Aşere-i mübeşşere tabirinin yanı-sıra aynı manaya gelen el-mübeşşirun bi'l-cenne terkibi de kullanılmıştır. 

Bunlar: Ebû Bekir (634), Ömer (643), Osman (655), Ali (660), Talha (656), Zübeyr (656), Avf oğlu Abdurrahman (652), Sa’d (674), Zeyd oğlu Said (671), Ebû Ubeyde (639) (ra) hazretleridir. Bu sahabelerin isimleri hadiste zikredilmiş ve bu şekilde sabit olmuştur. Genel olarak sahabenin, özel olarak da ashabı kiramdan bu kişilerin değerlendirilmesi yapıldığında bu durumun genel İslam prensipleri açısıdan gayet tabii olduğu görülecektir.

Aşere-i mübeşşerenin bazı ortak özellikleri vardır:

  • Hepsi İslam'ın ilk yıllarında Müslüman olmuşlardır.
  • Peygamber'e ve İslam davasına büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.
  • Hicret etmişlerdir.
  • Bedir gazvesine katılmışlardır.
  • Hudeybiye de Rasûlullah'a bey'at etmişlerdir.
  • Hadis kaynaklarında fazileleri ile alakalı pek çok rivayet vardır.
  • Müsned türündeki hadis kaynakları bu sahabelerin rivayetleri
Gençlik İksiri
2009/05/06 16:01
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 7.7 (2 oy)

GENÇLİK İKSİRİ       
Balıkesir' in Sındırgı ilçesinde  90 yaşlarında, Azmi isminde  çok dinç ve genç görünümlü bir dede yaşarmış.

Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış:
"Bu gençliğin sırrı nedir?" diye. Bu soru soruldukça ihtiyar delikanlı güler geçermiş.

Sorular sıklaşıp, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş Azmi dede, bu sırrımı kolayca  herkese nasıl anlatırım diye.

Sonra  tüm meraklıları evine yemeğe davet etmeye karar vermiş.
“Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.

 Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.

Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Azmi dede hanımına seslenmiş:
-”Hatun, şu kilerden bir karpuz getirir misin bize?”

Hanımı yaşlı haliyle hemen doğrulmuş kilere giderek  bir karpuz getirmiş. Azmi amca karpuza şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:
” Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin?” demiş. Hanımı karpuzu götürmüş başka bir tane getirmiş.

Azmi amca onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
” Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin? ” demiş.

Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.
Dedemiz nihayet beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş.

Herkes karpuzunu afiyetle yerken Azmi dede sormuş: “Eeee arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı?"
Herkes birbirinin yüzüne bakmış, kimse bir şey anlamamış:” Hayır Azmi dede bu sırrı biz anlayamadık” demişler.  

Azmi dede gülmüş: ”Efendiler” demiş, “o gördüğünüz karpuz kilerde bir taneydi, tekti.

Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu.

Bir kere bile “aman be adam, defalarca şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana ” demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi.

İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum.

 Biz birbirimizi başkalarının önünde zor duruma hiç düşürmeyiz. Aramızdaki hiçbir sıkıntıyı dışarıya yansıtmayız.

Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız.

İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.’ demiş.

Ne mutlu sorunlarını kendi aralarında çözebilenlere!.. 

 


 

Habib Baba
2009/05/08 16:02
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 6.7 (2 oy)

Habib Baba 4. Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır, fakirdir, gariptir. fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.

Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider. Niyeti şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.

Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.

- Bugün Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar dışarıdan müşteri almıyoruz der.

Habib baba üzülür, rica minnet eder, yalvarır...

"Ne olursun" der "kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum." bin bir dil döker. hamamcı Ehl-i insaftır. dayanamaz kabul eder. hamamın en sonundaki odayı işaret ederek..

"baba şu odada hızla yıkanıp çık para da istemem yeter ki vezirler senin farkına varmasın"

Habib baba sevinerek kendisine gösterilen yere gider yıkanmaya başlar bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. boylu poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. onun da görünümü fakirdir. ama sadece görünümü ..

ikinci müşteri kılık değiştirmiş, 4. Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam ameli yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir. "Hele bir bakalım bizim vezirler, hamamda benden uzakta kendi başlarına neler yaparlar, nasıl eğlenirler "

ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek hamama getirmiştir.

az önce yaşananlar bir kez dahna tekrarlanır.

hamamcı, "vezirler" der almak istemez, padişah ise ne olursun der bastırır ve sonuçta içeri girer.

Habib babanın yıkandığı odayı göstererek genç adamın kulağına fısıldar

"şu odada bir ihtiyar yıkanıyor sen de sar peştemali beline, gir yanına beraber sessizce yıkanın ve bir an evvel çıkın."

ve ekler: "Aman ha vezirler varlığınızı bilmesinler"

sonra 4. Murad da Habib babanın yanına süzülür. beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır. Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. biraz kirlenmiş gibi gelir ona. Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tebdil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir. ve yanındakini görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur.

"Evladım, sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim" der

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve büyük haz duyar. Haz duyar çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden sırf bir insan olarak, karşılık beklemeden bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.

Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: "buyur baba" der, "Ellerin dert görmesin"

bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler. Padişah bir kuru teşekkürle yetinmek istemez. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliğin kölesidir.

"Baba, Gel ben de senin sırtını keseleyeyim de ödeşmiş olalım" der.

Habib baba teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;

"Olur evlat" deyim sultanın önünde diz çöker . sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar.

"Baba görüyormusun şu dünyayı" der "Sultan Murad'a vezir olma varmış" bak adamlar içerde tef dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi..." Habib baba sultanın cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden kendi hükmünü söyler. Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürecek cinsdendir.

"Be Evladım" der Habib baba "Sultan Murad dediğin kimdir ki ? Sen asıl Alemlerin sultanına kendini sevdirmeye bak ...

O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir..."

Bu mesaj, m1gin tarafından, 08.06.2009 16:13:54 itibariyle düzenlenmiştir.
Şair Nabi
2009/06/08 14:32
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 8.2 (2 oy)

Sakın terk-i edepten kuy-i Mahbub-i Huda'dır bu
Nazar-gah-ı ilahidir makam-ı Mustafa'dır bu

Felekte mah-ı nev Babu's-selam'ın sine-çakidir
Bunun kandili cevza matla-ı nur-i ziyadır bu

Habib-i Kibriya'nın habgahıdır fazilette
Tefevvuk-kerde-i arş-ı Cenab-ı Kibriya'dır bu

Bu hakin pertevinden oldu deycur-i adem zail
Amadan açtı mevcudat çeşmin tutiyadır bu

Muraat-ı edep şartıyla gir Nabi bu dergaha
Metaf-i kudsiyandır busegah-ı enbiyadır bu

-Sakın ,saygıyı elden bırakma,burası allah'ın sevgilisi Hz.Muhammed'in mahallesinin bulunduğu
yerdir.Hakk'ın tecelli ettiği yer ve Hz.Peygamber'in makamının bulunduğu yerdir.
-Gökyüzündeki hilâl, onun (Hz. Peygamber'in ) Babüsselâm adındaki kapısının göründüğü yerdir.
Bunun kandili güneştir,burası ışık ve nurun kaynağı,başladığı yerdir.
-Bu yer, Allah'ın sevgilisinin dinlendiği yerdir.Burası fazilette arş-ı a'lâ'nın daha üstündedir.
-Bu toğrağın parlaklığından yokluk karanlıkları ortadan kalktı. Yaratılmış olan herşey,
körlükten bu (mukaddes topraktaki) sürme sayesinde kurtulup gözlerini açtı.
-Ey Nâbî , bu dergâha edebini gözetme şartıyla gir. Burası meleklerin tavaf yeri ve peygamberlerin
öptüğü yerdir....



Bu şiirin hikayesi;
Şair Nabi, zamanın paşalarından birinin iltifatına mazhar olur ve beraberce hacca giderler. O devirlerde hacca deve ile gidilir. Develerin sırtına yüklenen mahmil ismi verilen, iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır.
Nabi ile Paşa da böyle bir deve de yolculuk ederler. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, mahmilin öbür tarafında ise Paşa yatmış uyuyor. Bu durum Nabi' yi mütessir eder.
'İki cihan güneşi bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç münasip olur mu? ' diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür.

Sakın terk-i edebten kuy-ı mahbub-ı hudadır bu Nazargahı ilahidir, makamı Mustafa' dır bu...
Nabi farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz yükselir. Ve nihayet öbür tarafta uyumakta olan Padişah uyanır.
-Nabi ne oldu, ne söylüyorsun, der. Nabi de:
- Efendim, Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları söyledim. Paşa da Nabi' nin heyecanına katılır. Abdest alıp yay olarak Medine sokaklarında Ravza-i Mutahhara'ya doğru yürürler. Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler.
Gelen ses Mescid-i Nebevi'nin minarelerinden yükseliyor. Sesi dikkatle dinleyince, biraz evvel Nabi' nin söylediği mısraların müezzin tarafından okunduğu anlaşılır. İyice duygulanırlar. Paşa Nabi'ye şöyle seslenir.
-Nabi bu hal nedir? Nabi de:
-Bilmiyorum, der.
Her ikisi de sükût ederler ve beraberce minarenin kapısına girerler. Müezzin minareden inmesini beklerler. Müezzin inince:
-O söylediklerin ne idi, onları ne için söyledin, sebebi nedir, diye sorarlar. Fakat müezzin bir türlü söylemez. Ne kadar ısrar ederse de,
'Söylemem, kafamı kesseniz de söylemem! ' deyince:
-Ama, der Nabi, Bunları biraz önce ben söyledim. Sana kim söyledi. Bu sefer müezzinin tavrı ve şekli değişir heyecanla:
-Senin ismin Nabi mi? der. Evet cevabını alınca müezzin Nabi'nin ellerine, Nabi de müezzinin boynuna sarılır. Bu dehşetli manzarayı seyreden Paşa, dayanamayıp:
-Nereden bildin bunun isminin Nabi olduğunu, Allah aşkına söyle, der. Müezzin rüyasını anlatır.
-Efendim, akşam abdestli olarak yatmıştım. Biraz evvel Peygamberimizi rüyamda gördüm. Ya müezzin kalk yatma. Benim aşıklarımdan biri benim kabrimi ziyarete geliyor. Şu cümlelerle minareden onu istikbal et, dedi. Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimizin iltifatına mazhar olan aşık kimdir diye düşünerek minareye koştum.
 

Müezzinin sözlerinden sonra Nabi , Rabbinin kendisini anmasından sevinç gözyaşları içinde bayılır.

Bu mesaj, ISIK tarafından, 08.06.2009 15:07:36 itibariyle düzenlenmiştir.
Ödül
2009/06/08 14:44
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Böylesi saygıya böylesi iltifat! Ne hoş! 
Teşekkürler ISIK 

 

 

İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com
Şair Nabi
2009/06/08 21:02
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Bu yazıyı ilk olarak İskender Pala'nın bir kitabında okumuştum ve her okuyuşumda ilk defa duyuyormuşum gibi etkilendiğim bir yazı.

Teşekkür ederim IŞIK

Sevgili ISIK; benim için bu muhabbet sayfasını eklediğin için eyvallah =) Hikayeleri çok sevdiğim için kendime has sunulmuş özel hediye olarak kabul ediyorum bu sebeple bu cümleyi yazma haddimi kendimde buldum sayın site üyeleri lütfen haddimi mazur görün ve eklemek isterim ben paylaşmayı severim =)Hepinizin eline sağlık bütün hikayeler benim çin güzeldir ve çorba da benimde tzum olsun dedim bir hikayede benden zira hayat fregmanım;Dünyaya tek geldik,tek gideriz...

 

Son Durakta İnenler
Caminin avlusu hınca hınç doluydu. Belli ki cenazenin yakınları onu son yolculuğuna uğurlamak, dostları da son görevlerini ifa etmek için oradaydılar.Sahte gözyaşı dökenler,kara gözlüklerin ardında cenazeye gelenleri inceleyenler,ağlamamasını kara gözlüklerle örtmeye çalışanlar,bedenen orada ama ruhen çok uzaktaki olanlar,”Yahu tam da ölecek zamanı buldu.Bugün de çok önemli işlerim vardı.Çabuk bitse de gitsem” diyenler... Kimler yoktu ki...

Bazıları gruplaşmış vaziyette olayı değerlendiriyordu. Sessiz ama derin-den..Her köşeden ayrı bir fısıltı duyuluyordu.Kimi hayattayken bir kaşık suda boğmak istediği bu mevtanın ardından:

“Çok iyi bir adamdı çook.”diyerek onun ne kadar iyi birisi olduğunu inandırmaya çalışıyor,kimi borç para vermediği için ağzına geleni söylediği ve şu an yerde masum bir şekilde yatan zata bakarak:

“Çok cömertti,kimin ihtiyacı olsa hemen koşardı.”diyerek onun el açıklılığından dem vuruyor,kimi kapısını bile bilmediği bu adam için:

- Beni çok severdi, sürekli ziyaretime gelirdi, çok yazık oldu.”diyerek onun insanları ziyaret eden biri olduğunu dile getiriyordu. Tekerlekli iskemleyle getirilen yaşlı kadın da:

- Oğlum her bayram olmasa bile işinden fırsat bulduğunda beni ziyarete gelirdi. Üstelik huzurevinin bütün masraflarını o karşılıyordu.” Diyerek onun kendisini ne kadar çok sevdiğini, ne kadar önem ve değer verdiğini anlatmaya çalışıyordu etrafındakilere...

Katılımcılara bakıldığında zengin bir kesim olduğunu kestirmek hiçte zor değildi.Üstelik caminin dışında cadde boyu dizilen son model lüks arabalar ölen kişi hakkında gerçek bilgiyi veriyordu ‘ya çok zengin ve hatırı sayılır bir iş adamı veya siyaset çi’ diye düşündürüyordu insanı.Alalade sade bir vatandaş olmadığı gelen çelenklerden de belliydi zaten.Holdingler,bakanlar,milletvekilleri,ünlü iş adamları ve ünlü sanatçılardan gelmişti bu çelenkler.Büyük bir iştirakle kılınan cenaze namazının ardından yapılan dualar ve imamın;

- Mevtayı nasıl bilirdiniz?

Sorusuna hiç düşünmeden;

- İyi bilirdiiik!

Diye verilen yanıtlar ve omuzlara alınan cenazeyi yine aynı duygularla mezarlığa götürüldü.

Gruplaşmalar burada da devam etti. Herkes ölen kişiyle ilgili anıları abartarak anlatıyordu. Bire on katarak adamı neredeyse melek gibi günahsız yapmışlardı. Hani meşhur bir söz vardır ya “kör ölünce badem gözlü olur” diye. Tıpkı onun gibi adamın badem gözlü olduğuna inandırmak için yarış yapıyorlardı birbirleriyle. Saçları örgülü üstü başı perişan bir şekilde, kara gözleriyle çevreyi izleyen ufak bir kız çocuğu hayretle bakıyordu etrafındaki bu sahte insanların sahte gözyaşlarına. Bu arada cenazenin gömülme işlemleri bitmiş, dualar edilmiş, insanlar son görevlerini yerine getirmenin rahatlığıyla evlerine gitmek için ayrılıyorlardı.Yarım saat sonra kimse kalmadı mezarlıkta. Sadece o kara gözlü ufak kız vardı. Usulca yanaştı mezara. Belli ki aklından çok şey geçiyordu ufak kızın. Bu ilk karşılaşmaları değildi ufak kızla iş adamının.

Daha birkaç ay öncü onu fabrikasında çalışan babasını gerekçesiz çıkarmıştı.Parasını bile vermeden hem de. Para istemeye beraber gitmişti babasıyla. Adam onları saatlerce kapıda bekletmişti. Canı sıkılınca kapıdan içeri bakmıştı küçük kız. Adam mağrur ve neşeli bir şekilde bir anahtarı uzatıyordu kadına:

- “Bu jipi sana aldım canım. Ama dikkatli kullan hee..! derken kapıda ufak kızı fark edip içeri çağırdı onları. Mali durumunun kötü olduğunu, işlerin durgun olmasından dolayı çıkartıldığını, işler açıldığı zaman tekrar çağırılacağını anlatıp göndermişti onları.Fakat aylar geçmesine rağmen ne işe almıştı ne de çıkışını vermişti babasının. Başka işte bulamamıştı babası. Eli mahkum, bekliyordu patronunun tekrar işe çağırmasını.Ama eski işçilerin tümünü çıkarıp, daha ucuz çalışacak yeni elemanlar aldığını duyduklarında çok üzülmüşlerdi.Üç kardeşi, hasta annesi ve babası çaresizdi. Son bir kez daha gittiler fabrikaya; ama içeriye alınmadılar bile.Dışarıda beklerken yanlarından hızla geçen Mercedes’in içinde mağrur ve başı dik oturuyordu adam.Bir ara küçük kızla göz göze geldiler. Adam hızla kaçırdı gözlerini kara gözlerden. Küçük kız hızla giden araba ile birlikte hayallerinin, umutlarının ve geleceğinin arabanın tozuna karışıp gittiğinin farkındaydı. Gözleri buğulandı. Dudağı büküldü. Hafifçe bir şeyler mırıldandı sadece. Bu onu son görüşleri oldu zaten. Ogün trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmişti.

Tüm bunlar film şeridi gibi geçti küçük kızın kara gözlerinden.Yeni örtülen ve henüz ıslak olan topraktan bir avuç aldı.Avucunda iyice sıktıktan sonra tekrar mezara doğru fırlattı hışımla.Yine hafifçe mırıldandı.

“Topraktan geldin ve yine toprağa gittin. Hiçbir şey seni kurtaramadı değil mi? Mağrur adam. Çok güvendiğin malın, mevkiin, hatırı sayılır dostların, hiç biri seni kurtarmaya yetmedi değil mi? Yazık, çok yazık, keşke ölmeden bunları anlayabilseydin

Toparlama
2009/06/09 20:01
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

"Son Durakta İnenler" başlığını görünce heyecanlandığımı hissettim; zira ta 2006 yılında toparlamayı amaçladığım ancak başaramadığım bir yazım var. Başlığı da, "Son Durakta İnmek" 

Benim yazımın buradaki hikâye ile bir alakası yok ama. 
Belki önümüzdeki günlerde toparlayıp, siteye eklerim. 

İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com

Sayın m1gin ; Son Durakta İnenler" başlığını görünce heyecanlandığımı hissettim; zira ta 2006 yılında toparlamayı amaçladığım ancak başaramadığım bir yazım var.

Bu cümleleriniz de beni heyecanlandırdı.2006-2009 hayli lezzetli ve birokadar da mükemmel bir makale olsa gerek,şimdiden sabırsızlıkla bizimle paylaşacağınız günü bekliyorum.

Veee elbette bu hatırlatma için de telif hakkı isteyeceğim

Teklif
2009/06/10 17:21
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Hüsn-ü zannınız için teşekkürler Z.SARI

Aslında 2006'nın da öncesi var. 
Orada da 1-2 senelik bir zaman sözkonusudur sanırm. 

Bunu, beceriksizliğim ve üşengeçliğimi ortaya koyabilmek için söylüyorum. 

Sizin yazıya dair yüksek beklentinizi okuyunca bir nebze panikledim. 
Yazıyı sunacak olursam; altüst olabilecek; dahası, bu güzel cümleleri sarfetmiş olduğunuz için kendinizi kötü bile hissedebileceksiniz! Demedi demeyin!  

Telif hakkı mevzusunda düşündüm de, sanırım size bir teklifte bulunabilirim. 
Çokça olduğu âşikâr olan güzel yazılarınızdan birine "Köşe Yazıları" kısmında yer vermek isterim. 

İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com
Teklif =)
2009/06/10 19:53
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Sayın m1gin teklifiniz için çok teşekkür ederim ve siz değerli şahıstan böylesi bir teklif almak gurur verici ( bakın şimdide bu iltifatın telif hakkı doğdu =) zincirleme uzar şaka bir yana gerçekten çok güzel  bir teklif.Bilmem ama içimden bir ses yazıyı çok seveceğimi söylüyor hele ki bu cümleleriniz beni daha bi tahrik etti güzel olduğu konusun da zira inkar edilen güzellikler bir başka lezzettedir ben buna inanırım =)

Bu mesaj, Z.SARI tarafından, 10.06.2009 20:10:06 itibariyle düzenlenmiştir.
KISA VE GUZEL BIR HIKAYE
2009/06/10 22:20
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 7.5 (1 oy)

HAYAT SINAVI
Ewan 22 yasina yeni basmisti,kendinden emin,cok zeki ve cok cekici bir genc adam olmanin asaletini tasiyordu.10 gun sonra Kore'deki bir savasa katilmak uzere Ingiltere'den ayrilacakti,hicbir seyden korkmuyordu ama duygusalligi nedeniyle,ulkesinden ayrilma fikri zor geliyordu ona.
Agir adimlarla buyuk kutuphaneden iceriye girdi,bir kitap alip oturdu ve okumaya basladi.Gercekten de cok guzel konulara deginmis etkileyici bir kitapti elindeki,ama daha da guzel olani kitabi daha once baskasinin da okumus ve bazi yerlere notlar almis olmasiydi.Okuyanin notlar aldigi bolumler Evan'i da derinden etkiliyor, notlari okudukca sarsiliyordu.Kim olabilirdi bu?Hemen kutuphane gorevlisine gitti ve daha once kitabi okuyan kisinin kim oldugunu ogrendi.Holly adinda bir kadindi,adresini aldi ve eve varir varmaz bir mektup yazdi:
"buyuk kutuphanede bir kitap okudum.Eklediginiz notlar karsisinda hayranlik duydugumu belirtmeliyim.10 gun sonra Kore'ye gidiyorum,sizi tanimak ve sizinle mektuplasmak istiyorum.Cevabinizi sabirsizlikla bekliyorum."
Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardi ardina yazilmaya baslandi.Her yeni mektupta birbirlerinden daha fazla etkileniyr,yureklerini birbirlerine biraz daha aciyorlardi.2 sene bu sekilde gecip gitti.Ewan ve Holly birbirlerlerine belki binlerce mektup yazmis,her mektuptan ayri tatlar almislardi.Ewan'in ulkeye geri donme zamani gelmisti,son mektubunda Holly'i gormek istedigini yazdi.
"Ancak seni taniyabilmem icin bana bir resmini gonder lutfen"diye ekledi.Holly bulusmayi kabul etti fakat resmi gondermedi.
"Resmin ne onemi varki?Bizi ilgilendiren kalplerimiz degilmi?Yakama kirmizi bir cicek takacagim"dedi.
Gunler birbirini kovaladi ve Ewan ulkeye dondu.Trenden indigi ilk anda gozleri Holly'i aradi.Bir muddet bakindi,sonra kalabaligin arasindan simdiye kadar gormedigi en guzel kadin belirdi.Uzun boylu,cok guzel,uzun sari sacli,masmavi iri gozleri ve mavi elbisesiyle muhtesem bir kadindi.Kadina dogru bir kac adim atti,ama yakasinda bir sey yoktu.Kadin gozlerine bakti ve "merhaba denizci,benimle gelmek istermisin?"diye sordu.
Tam osirada guzel kadinin omzunun uzerinden,yakasinda kirmizi cicek olan kadini gordu.Kisa boylu,sisman sayilacak kiloda,gri sacli,tozlu uzun pardosusu ve kalin bilekleriyle oylece duruyordu.Ewan saskindi,az once hayatinda gordugu en guzel kadindan bir teklif almisti ancak karsisinda da yuregine asik oldugu kadin duruyordu.
Kendini toparladi ve yanindan gecen dunyalar guzeli kadina aldirmadan ilerledi.Elinde Holly'le birbirlerini tanimalarini saglayan kitap vardi.Elini uzatti,"Merhaba Holly"dedi gozlerinin ici gulerek."Pardon"dedi kadin"Ben Holly degilim.Az once buradan gecen sari sacli mavi elbiseli bayan yakama bu cicegi takti ve bunun HAYATININ SINAVI oldugunu soyledi.Sizi garin cikisindaki kafede bekliyormus......"
HAYATA DEGER BIR YASAM
"SEVMEGE DEGER BIR ASK"
DOSTLUGA DEGER BIR ARKADASLIKTAN
ASLA VAZGECME.
SON

NOT: Bu yazi "objektif " gazetesinden alinmistir ve yazari bilinmemektedir.

Engin Gönüllü Mevlana
2009/06/12 9:59
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.

Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış
olmak için bunu Hacı Bektas Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak
ister.

O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı
Bektas Veli'ye anlatır ve Hacı Bektas Veli ' helal değildir ' diye bu
kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana'ya
anlatır Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder.

Adam aynı şeyi Hacı Bektas Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul
etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.

Mevlana söyle der: Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin gibidir.
Öyle her leşe konmaz.

O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı'na gider ve Hacı Bektas
Veli'ye,Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de
Hacı Bektas Veli'ye sorar.

Hacı Bektas da söyle der: Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın
gönlü okyanus gibidir.

Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü
kirlenmez.

Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir."

Kel, Kör ve Abraş'ın İmtihanı

Ebû Hureyre radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatıyor:
îsrail Oğullarından üç kişi vardı. Bunlardan biri abraş, biri kör, biri de kel idi. Allahü Teâlâ bunları imtihan etmek istedi ve bir melek gönderdi.

Abraşa gelen melek:

— En çok sevdiğin şey nedir? diye sordu. Abraş:

— Güzel renk ve güzel deri ve Allah'ın benden insanların çirkin gördükleri bu abraşlık hastalığını gidermesidir, dedi. Melek elini bir sürdü ve abraş kimsenin bu hastalığı gidip kendisine güzel bir renk ve on adet dişi deve verildi, Melek:

— Hangi malı daha çok seversin? diye sordu. Abraş:

— Deve, yahut sığır, diye sevap verdi.

Bunun üzerine kendisine on adet dişi deve verildi.

Melek:

— Allah, bunları sana mübarek eylesin! dedi.

Sonra bu melek kel kimseye geldi" ve:

— En çok sevdiğin şey nedir? dedi. Kel:

— Güzel saç ve Allahü Teâlâ'nın, bende insanların çirkin gördüğü bu illeti gidermesi, diye cevap verdi. Melek kendisine elini bir sürdü ve o kimsenin kelliği kaybolup gitti, kendisine güzel saçlar verildi.

Melek:

— En çok sevdiğin mal hangisidir? diye sordu. Kel:

— Sığır, dedi. Derhal kendisine yavrulamak üzere olan inekler verildi.

Melek:

— Allah, sana bunları mübarek etsin dedi. Melek daha sonra kör kimseye geldi ve:

— En çok hangi şeyi seversin? diye sordu. Kör:

— Allah'ın gözlerimi iade etmesini, insanları görmeyi, diye cevap verdi. Melek kendisini eli ile bir mesh etti ve Allah, o kimsenin gözlerini açtı.

Melek:

— En çok sevdiğin mal nedir? dedi.

Kör:

— Koyun, diye cevap verdi. Kendisine yavrulayıcı koyun verildi.

Sonra, abraş ile kele verilen deve ile sığırlar üredi, körün de koyunları çoğaldı. Birinin bir vadiyi dolduran develeri, diğerinin bir vadi dolusu inekleri, diğer birinin de bir vadiye sığmayan koyunları oldu.

Aradan bir müddet geçtikten sonra, melek abraşa, onun eski şekil ve suretinde gelip:

— Ben fakir bir adamım, dağları taşları aşıp geldim. Bugün Allah'tan başka bir yardım edenim yoktur, önce Allah, sonra senden, sana bu güzel rengi, bu güzel deriyi ve bunca malı veren zât'ın adına bana, yolculuğum sırasında faydalanabileceğim bir deve vermeni istiyorum, dedi.

Abraş:

— Haklar çoktur, dedi ve bir şey vermedi. Bunun üzerine melek kendisine:

— Ben, seni tanıyacak gibiyim; sen insanların kendisinden nefret ettiği abraş kimse değil miydin? Sonra Allahü Teâlâ sana bu nimetleri ihsan etmişti, dedi.

Abraş:

— Hayır, bu mal bana ecdadımdan kalmadır; dedi. Melek:

— Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline çevirsin, diye beddua etti. Hakikaten abraş eski çirkinliğine ve fakirliğine döndü.

Melek sonra kele, kelin eski şekil ve suretinde geldi. Buna da abraş kimseye dediklerini aynen tekrarladı. Kel de aynı abraş gibi karşılıkta bulundu ve o da bir şey vermedi.

Melek de yine:

— Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski haline döndürsün, diye beddua etti ve o kimse eski kel haline ve fakir durumuna döndü. Daha sonra melek, köre, onun eski sureti ve şeklinde geldi ve:

— Ben muhtaç bir kimseyim, yolcuyum; yürürken dağları aştım. Bugün Allah'tan başka bir yardım edenim yok. önce Allah, sonra senden, gözlerini açan zât'ın adına yolculuğum sırasında istifade edeceğim bir koyun vermeni isterim, dedi.

Eski kör:

— Ben önceden kör idim. Allah gözlerimi açtı. Bunlardan dilediğini al, dilediğini bırak, diye cevap verdi. Allah için almak istediğin şeyi vermek hususunda, Allah'a yemin ederim ki sana bir zorluk çıkarmam, dedi.

Bunun üzerine melek:

— Malın senin olsun; üçünüz de ilâhî imtihana tâbi tutuldunuz. Allahü Teâlâ senden razı oldu, fakat iki arkadaşın abraş ile kelden razı olmayıp onları cezalandırdı, dedi.


(Buharî, Müslim)
 

Alçakgönüllülük
2009/06/12 16:11
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

"Engin Gönüllü Mevlana" hikayesi ne kadar anlamlı ve hoş. Alçakgönüllülüğün insanı yücelttiği gerçeği ne güzel ifade edilmiş.  

Bu mesaj, m1gin tarafından, 12.06.2009 17:18:01 itibariyle düzenlenmiştir.
İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com
HAYAT KIZMAK İÇİN ÇOK KISA...
2009/06/29 13:16
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 6.2 (2 oy)

Hayat kızmak için çok kısa!!!

Bugün... Evet evet  .bugün kızgın olduğun kim varsa karşısına geç .onun suratına dikkatle bak.Ta gözlerinin içine.. Minicik pırıltıları yakalamaya, ifadeleri çözmeye çalış gözbebeklerinde son defa...

        Ve onun gözlerinden ayırmadan gözlerini şu sözü hatırla...

 O,çok kısa bir zaman sonra ölecek..

Senin için çok kısa zaman ne demektir??

Üç gün.. Üç gün sonra öleceğini biliyorsunuz artık onun ama o, bilmiyor..

Davranışın değişir mi ona karşı?üç gün sonra ölecek bir yakınınz sizi kızdırabilr mi?Veya ona kızgın hadisi gerçekten kızmaya değer mi?

Üç gün çok mu kısa?Onun gönlünü almaya yetmez mi?o zaman otuz gün sonra onun gönlünü alamayacağın uzaklığa taşınacağını düşün,

Kabri başında oturup ağlamaklı yoksa dizinin dibine oturup kuonşmak mı daha daha kolay, can acıtacak?

Bırakalım hadi üç günü otuz günü..Onun üçyüz yada üçsin gün sonra öleceğini hesap edin..

Çok mu uzun bitmeyecek kadar kadar mı?Bugün evet bugün görünmez bir gözlük tak gözüne ve çevrene onunla bak, ailene onunla bak..okuldaki veya iş yerinoeki arkadaylarına onunla bak.Ve hatta bu yazıyı o gözlükle oku.Yarın yok bu gün herkese ve herşeye bu gözlükle bak.

Aynalara bile..

HAYAT KIZMAK İÇİN ÇOK KISAA!!!! 

-alıntı-

 beni çok etkiliedği için yazma ihtiyacı hissettim eğer kusurumuz bulunursa afola saygılarımla ...

dostluk ipleri...
2009/07/02 16:51
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 6.5 (1 oy)

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
 

Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

Bu mesaj, ISIK tarafından, 02.07.2009 16:53:41 itibariyle düzenlenmiştir.

Hayat kızmak-sevmek ve yaşamak için çok kısa(!)

Güzel paylaşım için eyvallah YAREN...

Yaşam saniyelere gizlenmiş saliseler gibi,acaba salise birimine saklı koca bir zaman var mı? Belki de anı yaşamak saliseler arasında ki saklı kocaman bir ZAMAN...(en azından hazzı öyle =)

her işte bir hayır vardır....
2009/07/10 14:38
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 4.5 (1 oy)

Soğuk bir kış sabahı sahilde bulunan küçük bir koydan bir balıkçı filosu denize açıldı.Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbiri dönmemişti.

Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar ve sevgililer ellerini oğuşturup, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Allah' a yakararak rüzgara açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar.

Bu berbat durumda bir de kulübelerden birinde yangın çıktı.Erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulübeyi kurtarmak mümkün olamadı.

Ancak gün ışıdığında herkesin sevinçle gördüğü gibi balıkçı teknelerinin tümü de sağlam olarak limana döndü. Fakat orada ümitsiz birkişi vardı. Bu kişi yangında evi kül olan adamın eşiydi. Kocası karaya çıkarken şöyle bağırıyordu:

-O yangını verene şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve sağ salim limana döndük.

GÖRELİM MEVLAM NEYLER NEYLERSE GÜZEL EYLER....
 

Bu mesaj, ISIK tarafından, 10.07.2009 15:06:14 itibariyle düzenlenmiştir.
Necaset akan suyu kirletmez
2009/07/31 10:49
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 4.5 (1 oy)

Necaset akan suyu kirletmez

Sevgili Peygamberimiz (sav) yakın dostu Hz. Ebubekir (ra) ile oturuyorlar. Medine’nin sıcak bir günü. Biraz sonra içeriye bir adam girer.

Etrafına baktıktan sonra Hz. Ebubekir’in (ra) yanına oturur. Ve hemen çirkin sözlerle Hz. Ebubekir’e saldırmaya başlar. Hakaret eder, küçümsemeye çalışır, tacizde bulunur. Hz. Ebubekir (ra) sabırla dinler. Olaya şahit olan Hz. Peygamber (sav) bu saygısız insanın haddi aşan çirkin sözlerinden rahatsız olsa da bir an için susar. Adam nerede olduğunun, kimin huzurunda bulunduğunun farkında değilmiş gibi devam eder. Bu anlamaz adamın çirkin sözlerinden hayli rahatsız olmaya başlayan Hz. Ebubekir (ra) dayanamaz ve cevap vermeye başlar. Hz. Ebubekir (ra) sınırı aşmadan, bu terbiye sınırını aşanın terbiyesini vermeye çabalamaktadır aslında. Hz. Peygamberin (sav) huzurunda olduğunun farkında olan Hz. Ebubekir (ra) daha fazla susarsa Hz. Peygamberin (sav) rahatsız olacağını varsayar. Hz. Ebubekir’in (ra) cevap vermesi üzerine Peygamberimiz (sav) ayağa kalkar ve orayı terk eder. Hz. Peygamberin (sav) uzaklaştığını gören Hz. Ebubekir (ra) telaşlanır ve Peygamberimizin (sav) arkasından koşar. Diğer yandan da heyecan ve korku içinde söylenmeye başlar: “Ey Allah’ın elçisi. Sizi rahatsız edecek bir şey mi yaptım. Yanlış bir şey yaptıysam Allah’tan af dilerim.”

Hz. Peygamber (sav) döner ve çok sevdiği dostuna şöyle buyurur: “Ebubekir! Adam sana hakaret edip sataşmaya başladığında sen sustun. O esnada Yüce Allah’ın görevlendirdiği bir melek senin adına o adama cevap veriyor, sana da dua ediyordu. Sen sustukça melek seni savunuyor adama karşılık veriyordu. Ne zaman ki, sen de cevap vermeye başladın işte o anda o melek orayı terk etti ve şeytan oraya girdi. Ben şeytanın bulunduğu ortamda durmam. Benim orayı terk etmemin sebebi budur işte.”


Şeytanları bol olan bir dünyada yaşıyoruz. Öyle anlaşılıyor ki; melekler edepli varlıklar oldukları için her ortama girmiyor veya girseler de durmuyorlar. Ama şeytanlar her tarafta cirit atıyor. Kendilerine yakın olanların ruhlarına etki ederek kendilerine benzetiyorlar. Etrafa saldıran, hakaret eden, iftira atan, etrafı lekeleyen, insanların iffetine kara çalan, insanları sömüren, ellerindekini alan, insanları köşeye sıkıştırmaya çabalayan, iffet ve şeref karaborsacılığı yapan, hiçbir hayırlı iş yapmamasına karşın bol bol felsefe tabletleri yutturan, sokakların başını tutan, cambazlık yapan, fakirin ekmeğini çalan, kendine emanet edilen kalemi makamı, mevkiyi, şöhreti- egosunu tatmin için kullanan, kula kulluk eden, kulluk ettiğini Rabbinin önüne koyan, bağnaz ve kalitesiz olan, insanların elindeki rızka kahreden bir hasetle saldıranların tümü işte bu tür ruhları kirlenmiş olanlardır. Bizim ölümsüz naslarımızın dikkat çektiği “şeyatinü’l ins ve’l cinn” “insanların ve cinlerin şeytanları” işte bu grubun arasından çıkar. Onların; şerrinden, kötülüğünden Allah’a sığınmak lazım.

Hz. Peygamber (sav): “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden sana sığınırım” diyerek katılaşmış kalplere dikkat çeker. Kuran’ı Kerim, Allah’ı anarak katılığı giderin, buyuruyor.


Haset kötü bir hastalıktır. Sizde olmayan güzel bir özellik başkasında varsa onu çekiştirmek, bir ruh bozukluğunun işaretidir. Hz. Peygamber (sav) haset -kıskanma- ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi sahibini yer bitirir, buyuruyor. Kibir ve gurur meleklerin başında olan iblisi şeytanlaştıran bir beladır. Çünkü gurur ve kibir kuldan daha çok Rabbe karşı işlenmiş bir başkaldırı sayılır.

* * *


Alçakgönüllü, affedici, cesur, sabırlı, cömert, dürüst, iyiliksever, iyimser, dengeli, vefalı, samimi, saygılı, nazik, sade, gayretli, edepli, kararlı olalım. Sizi rahatsız eden veya size karşı saygısızlık edeni görmezden gelin. Ciddiye almayın. Bu sizin zayıflığınıza değil, karşıdakinin itibarsızlığına işaret eder. Çok gerektiğinde ancak misliyle mukabele edin. Haddi aşmayın. Kendinizden emin olun. Kendinize güvenin. Necasetin pisliğin- içine döküldüğü akar su kirlenmez. Gönlünüz temizse, alnınız açıksa, Allah’la iyiyseniz hiçbir şeye aldırış etmeyin. Zira sahibiniz sizinledir.

Dil seni gül bahçelerine de götürebilir; balçık deryalarına da sürükleyebilir

M. SAİD TÜRKOĞLU

Kalp ve dil...
Ya iyilik, güzellik fidanlığı; ya kötülük, bozgunculuk bataklığı.
İnsan nasıl işletirse dil madenini, öyle süsler, donatır ömür ağacını.
Ve nasıl besleyip donatırsa öyle ürünlerle donatır kalp toprağını.
Dil ve kalp, ya kötülükler yuvası, kumkuması, ya iyilikler-güzellikler ovası.
Hani, Lokman Hekim, bir çırağıyla ava çıkmıştı, uzun yoldan evine döneceği sırada bir kabile reisi bu meşhur hekimi misafir etmek istedi.

Lokman Hekim, nasıl beden dilinden anlıyorsa öyle de gönül ve ruh dilinden anlıyordu. Kırmadı kabile reisini. O gece misafir kaldılar. En semiz koyunlardan biri kesildi. Yemek için harekete geçildi. O sırada Lokman Hekim, çırağını imtihan etmek istedi:

- Getir bakayım bana koyunun en temiz iki organını.

Çırak gitti koyunun kalbini ve dilini getirdi.

Lokman: “Aferin!” dedi, tam isabet. Bir canlının en temiz iki organı kalbi ve dilidir.”

Yediler, içtiler, şükrettiler. Sabah olduğunda da her misafirin yaptığı gibi, yola revan oldular.

Ne var ki yol kısa değil, Lokman aslında ava çıkmış gibi görünüyor; ama bu av sıradan bir yiyecek bulma avı değil. Hekimlik yolunda yeni bitkiler, ilaçlar bulma yolculuğu…

Akşama yakın bir saatte bir başka kabile reisi de Lokman Hekim’e misafir olması için ısrar etti.

İmkân varsa, davete icabet etmeli. Lokman Hekim de öyle yaptı. Yine akşam ve daha semiz bir koyun kesildi. Bu seferki imtihan daha zorluydu.

Lokman, çırağına: “Haydi şimdi de koyunun en pis iki organını getir bana.” dedi.

Çırak gitti, bir süre sonra yine kalp ve dille dönüp geldi.

Uzattı kalp ve dili Lokman Hekim’e. İşte efendim, dedi, bir canlının en pis iki organı.

Lokman: “Aferin dedi, sen sadece görünen, duyulan bilgilerle değil; aynı zamanda marifetle de donatmışsın kendini. Gerçekten de kalp ve dil, bir canlının hem en temiz, hem de en pis organlarıdır.”

Dil ve kalp dedikodu, fitne kaynağı haline gelmişse hem sahibini yer bitirir, hem de çevresinde tahribatlara yol açar. Kısacası, şer için işlese, kötülükler, tahribatlar kaynağı olur. Ama aynı organlar hayır için işlese, güzellikler, iyilikler merkezi olur.


***


Dilini bir binek bil.
Seni gül bahçelerine de götürebilir.
Balçık deryalarına da sürükleyebilir.
Kalbini kirli, paslı ya da parlak bir ayna bil.
Bütün güzelliklere karşı kör de kalabilir
Güneşle parlayan, güneşi yansıtan bir talihe sahip de olabilir.

Bu mesaj, ISIK tarafından, 10.11.2009 15:48:17 itibariyle düzenlenmiştir.
Abonelik Bilgisi Abonelik
Kullanıcı Adı:
Parola:
Bilgi Hatırlatma Yeni Üyelik
İletişim | Kullanım Şartları | Reklam Bilgileri | Tüm Üyeler | Ne Nasıl Yapılır? | Arama | RSS | Twitter | Facebook | Youtube

Son Üyeler: OSMAN1, Busra93, soooofi, ReDMaN, rasquarelampa,
Son Oturumlar: