Bireysel Mesaj Gösterim Modu

Görüntülenme: 31990
Taşınış Vesilesiyle Tanışış
2009/07/09 23:48
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Kiralık ev aramaya devam ederken, üst katların birinde telefon numaralarının küçücük şekilde yazılı olduğu bir ilan görüyorum. Yaklaşıyorum, uzaklaşıyorum, odaklanıyorum ama numarayı bir türlü saptayamıyorum. Yoldan geçen birine numarayı görüp göremediğini soruyorum. Gözlüğünün yanında olmadığını söylüyor...

"Acaba dairenin kapısında da bu ilân asılı mıdır ki?" diye iç geçiriyor ve apartmana giriyorum. Asansörle üst katlara çıkıyor, ancak bir şey elde edemeden gerisin geri iniyorum. Ve tekrar numarayı okumaya çalışıyorum. Bazı rakamları teşhis edebiliyorum; ancak tümünden emin olamıyordum.
Ve, çözümleyebildiğim kadarıyla ortaya çıkan numarayı arama cesaretini gösteriyorum.
Telefon çalıyor... Telefon meşgule alınıyor... Fazlaca üstelemiyorum; zira emin değildim zaten.

Bu ilânın üzerinde fazlaca durduğumu farkedip geçiyorum. Derken, yanıt vermeyen numaradan aranıyorum. Biraz tedirginleşiyorum; zira ya tutarsa diye aradığım bir numaraydı ve sanırım tutmamıştı. Özür dileyebilir ve kapatabilirdim; açıklama yapmama gerek yoktu galiba. Ama ya doğru numara idiyse? En iyisi "kiralık ilanınız için aramıştım" demekti. Ve öyle de yaptım. Karşı taraftan onay alınca, numarayı tutturmuş olduğumu anladım ve içten içe kendime bir "aferin!" çektim. Özgüvenim artmıştı. Ve keyifli bir edâ ile, hatta ara ara espriler yaparak telefonda konuşmaya başladım. Mesela dedim ki;

- Hocam, şayet ben bu evi kiralamayacak olsam, siz ilanınızdaki telefon numaralarını büyütün ve belirgenleştirin. Değilse, hiç arayanınız olmayabilir. 

Baktım karşı taraftan da espriler gelmeye başladı... Böylece ortalama 30 saniye bile sürmeyen bu türlü telefon görüşmelerimin aksine, bu görüşme 6-7 dakika sürmüştü.
Bir ara uzattığımı ve bunun kontörlerime mal olduğunu; dolayısıyla bitirmemin uygun olacağını düşündüysem de, arayanın karşı taraf olduğunu farkedip, rahat nefes aldım. 

Bu telefon görüşmesinde, görüştüğüm kişinin aracı olduğunu; evin asıl sahibinin onun bir arkadaşı olduğunu, şimdiki kiracının 315 TL ödediğini ve ev sahibinin kirayı biraz daha arttırmak istediğini öğreniyorum. Oysa ki oralarda 300 TL'ye çok kolay bulunabilirdi. Ve benim ödeyeceğim maksimum değerin bu olduğunu ifade ettim. Ev, arkadaşının olduğu için ona sorması gerektiğini ifade etmişti. Arada ne iş yaptığımı sormuştu. Cevapladıktan sonra muhabbetten istifade ile ben de kendisinin ve ev sahibinin mesleklerini sordum. Ev sahibinin astsubay, kendisinin ise subay olduğunu söyledi. Bir an, "komutanım" demeli miyim ki, diye iç geçirdiysem de; askerlik bitti, sivilim artık diye düşünerek, "hocam" demeyi sürdürdüm.
Vaktiyle askerde, biz üniversiteliliere "hocam" ifadesini unutturmak için özel eğitim vermişlerdi.

Ve akşam, ev sahibiyle görüşmelerinin sonucunu öğrenmek için tekrar arıyorum. Karşı taraf meşgule alıyor telefonu. Ama birkaç saniye sonra arıyor... Lâflamaya başlıyoruz... Muhabbet uzadıkça uzuyor. Ve an geliyor görüşme pat diye sonlanıyor.
Benim telefonun süre kısıtlama özelliği var. Ve ben bunu 10 dakikaya ayarlamış durumdayım. Bu yüzden, çok defa arkadaşların yüzlerine kapanır telefon. Birçok defa kendilerinden tepki almış olsam da, bu kısıtlamayı iptal etmedim.

- Biz biliyoruz; ama bilmeyenlere karşı ayıp olur, diye uyarmışlardı.
- Zaten telefonda 10 dakika gibi uzun bir süre görüştüğüm kimselerle bir muhabbetim oluşmuş demektir, diye kendimi savunuyor ve kısıtlamayı sürdürüyordum. 

Ama işte şimdi, kendimi kötü hissetmiştim. Hemen atak yaparak arıyorum. Ama karşı taraf meşgule alıyor. Kızmış mıydı yoksa? Ayıp olduğu kesindi. Keşke bir açıklama yapabilseydim... Keyfim kaçmıştı... Derken, karşı tarafın aramasıyla keyfim yerine geliyor... Şarjımın bitip bitmediğini soruyor... Ben de açıklıkla durumu açıklıyorum. Gülüyor ve bu uygulamamı beğendiğini ifade ederek destek çıkıyor... Ve muhabbete kaldığımız yerden devam ediyoruz... Derken, benim telefon yine kapanıyor. Karşı taraf arıyor hemen... Ben daha ilk ağızda özür dileyip telefonun sözü edilen kısıtlamasını ifade ederken; "alıştık artık" cevabını alıyor ve kahkaha atmaya başlıyorum. 

Ve muhabbet sırasında tanışıklığımızı ilerletiyoruz...
Subay olduğunu söylemişti, ama rütbesi ne idi ki? 

- Teğmen filan mısınız, rütbeniz nedir, diye sordum. Güldü ve
- Yok ya, yarbayım ben, yaşım kırkı aşkın, dedi. Şaşırmıştım!
- Hadi ya!? Sesiniz çok genç geliyor halbuki, dedim.
- Ee, hergün hoplayıp zıplıyoruz, spor yapıyoruz, dedi.

O anda, biraz daha derli toplu olmaya dikkat etmelimiyim ki, diye iç geçirdiysem de, akışına bırakmaya karar verdim. 

Muhabbet arasında, ev sahibinin, kiranın tam gününde yatırılmasına çok dikkat ettiğini ve bunu bilmemi istediğini söyledi. Ben de eğlencesine, ödeyemem halinde ne yapılabileceğini sordum. Eşyalarımın haczedilebileceğini söyledi.
Dedim ki;
- Eşyalarımın tümü bir kira bedeli etmez. Benim eşyalar altı üstü, bir yer minderi, bir kilim, bir battaniye ve birkaç mutfak araç gerecidir. 

Misafirlerimin nereye oturduğunu sordu. Cevap verdim:

- Benim gibi yer minderine. Zaten fazla olmayan misafirlerim, beni tanıyanlar oldukları için bir sorun yoktu.

Sahi bir de, geçici süreyle yanıma yerleşen bir arkadaştan kalma kullanmadığım bir kanepenin varlığından söz ettim. Ve o kanepeyi elden çıkarmayı ya da bir ihtimal yeni eve taşıyan birileri olursa götürebileceğimi söyledim.

- Dursun ya, bakarsın misafir geliriz, dedi.

Bu noktada, bir sürü evde bulunan ve kullanılmayan eşyaların süs niyetine barındırılmasının gereksizliği meselesine kaydı muhabbetimiz.

Bu arada ismini kullanarak, cümlelerimin anlaşılırlığını arttırmak ve kuruluşunu kolaylaştırmayı neden sağlamıyorum ki sanki!? 
Ünvanını nasıl kullanacağımı bilmediğimden olabilir. Şöyle olabilir mi ki;
- Mehmet Hocam... Hayır.
- Mehmet Komutan... Hayır.
- Mehmet Bey... Pek uymadı gibi... Ama yine de bunu kullanayım. 

Ev sahibiyle anlaşmamız halinde, Mehmet Bey ile yarın öbürgün yüzyüze görüşmemiz kaçınılmazdı. Ve bunca keyifli muhabbetten sonra, enteresan tipli beni görünce şaşırmaması için, biraz biraz sıradışı kılık kıyafetimden ve şapkamdan bahsettim. 
Anlayışla karşıladı ve bunun kendi tercihim olduğunu, kendi bileceğim bir mesele olduğunu ifade etti.  
Beni görmediği için böyle düşünmesinin normal olduğunu söyledim... 

Daha sonra www.mbirgin.com 'dan bahsettim...

Bu arada, ev sahibi ile görüşeceğini ve kirayı 300'e indirmeye çalışacağını söyledi.
Ben de, çok üstelememesini; ev sahibinin içinden gelmiyorsa, kendisinin hatırı için kabul etmesini istemediğimi ve o bölgede bu fiyata bulabileceğimi söyledim.

Ve ertesi sabah, ev sahibiyle görüşmesinin sonucunu sormak için Mehmet Bey'i aradım. Meşgule aldı ve birkaç saniye sonra kendisi aradı.
Ev sahibiyle henüz görüşmediğini ama birazdan görüşebileceğini söyledi. Ve, bilgisayar başında olduğunu belirtti ve sitenin adresi sordu. Söyledim...
"Burada takılardan filan bahsediliyor", dedi. "Nasıl yani?", dedim ve adresi kodladım.
Doğru yerdeymiş... Ama "takı" yerine "takıntı" olması gerektiğini ifade ettim. 

Ve Mehmet Bey resimlerimi görüyor... 
Şapkamı biraz garipsiyor... Ben başlıyorum şapkayla tanışıklığımızı anlatmaya...

Hocam, yıllar önce asker şapkasına benzer normal şapka kullandım bir süre... Ama yaz günü, daha çok ikindi suları, ilerlediğiniz yöne bağlı olarak güneş ışınları yanlardan akın edebiliyorlar. İşte öyle bir durumda ben şapkamın ucunu o yöne çevirirdim... İlerleme yönüm her değiştiğinde şapkayı yine ayarlamam gerekiyordu. Bir de, yamuk durmasının çirkin görünüyor olması büyük ihtimal idi.
Zaman sonra düşündüm, neden her tarafı saçaklı bir şapka kullanmıyorum ki!? 
Ve işte o zaman, bu tarz şapkalarla dost olduk.

Bir de şapka ile ilk tanışıklığımızı anlatayım....
Üniversitede saç uzatma iştahım doğmuştu ve uzatmaya başlamıştım. Ancak saçlar, henüz arkadan bağlanacak kadar uzun; ancak rahat duracak kadar da kısa olmadıkları bir zamanda onları kontrol altında tutacak bir çözüm arayışı içerisine girmiştim ve şapka ile tanışmıştım. O gün bu gündür, şapka ile sıkı fıkıyızdır. 

Bu noktada Mehmet Bey devreye giriyor:
- Saç dağınıklığını ve taranmamış saçları da örtbas ediyor, değil mi, diyor. Kahkaha atıyorum.... 
- Tam isabet Hocam, diyorum ve devam ediyorum:
- Mesela bakkaldan bir ekmek almam gerekiyor... Uzun saçı taramak hem yorucu, hem de zaman alıyor... Taramayla uğrşamam... Öyle bir durumda takıyorum takkeyi ve gidiyorum bakkala, alıp geliyorum istediklerimi... 

Aralarda benim telefon kapanıyor birkaç kez... Ama yılmıyoruz... Kaldığımız yerden muhabbete devam... 

Ve Mehmet Bey, siteye üyelik şartı olup olmadığını soruyor... İstekli olmak yetiyordu... Ve, www.mbirgin.com bir değerli üyeye daha sahip oluyor...

Neyse... Mehmet Bey, ev sahibiyle konuşup bana döneceğini söylüyor...

Dakikalar sonra beni arıyor... Sesinden hafif durgun olduğu hissediliyordu...

- Ya sen diğer alternatifleri değerlendir... Bizimkisi cimrinin biri. Şimdiki kirayı da arttıracakmış, dedi.
- Sağlık olsun Hocam, dedim. Bu sefer görüşmeyi bir an önce bitirmek ister gibiydi.
- Seninle tanıştığıma memnun oldum, dedi.
- Ben de çok memnun oldum Hocam, dedim.
Ve görüşme sonlandı...

Saatler sonra ben ilan asılı diğer evlere bakmaya giderken, telefonum çaldı. Mehmet Bey idi arayan. Ne yaptığımı sordu. Hatta internetten araştırma yapmış ve bana uygun olabilecek bazı ev seçeneklerini söylemeye başladı. Kendimi garip hissettim... 
- Hocam utandırıyorsunuz ya! Benim için internetten araştırma mı yaptınız, dedim.
- Yapacağız tabi, seni yarı yolda mı bırakalım, dedi.
- Hocam zahmet etmeyin siz, ben diğer seçeneklere bakmaya gidiyorum, dedim.
- Sonucu bildir, tamam mı, dedi.
- Tamam Hocam, çok teşekkür ederim, dedim.

Ve, akşam eve döndüm. Mehmet Bey'e de rapor vereyim, dedim ve onu aradım. Her zamanki gibi meşgule alıp kendisi aradı ve ne olup bittiğini sordu. Ben de anlatmaya başladım:

Hocam, hani 280 TL'lik  ev vardı ya. Her şey tamam, evi tutacaktım ki; ev sahibi kontratı bir yıllık yapacağını ve benim daha erken ayrılamayacağımı söyledi. Ben de, erken çıkmak gibi bir düşüncem olmadığını, yine de erken çıkacak olursam bir ay önceden haber vererek çıkabilme hakkımın olması gerektiğini ifade ettim.
Diğer türlü, kendimi o evde oturmak zorunda, bir nevi hapiste imişim gibi hissedebilirdim. 
Ev sahibi, erken çıkmam durumunda kalan ayların kiralarını tahsil edeceğini söyleyince anlaşamadık.

Oradan uçtaki 270 TL'lik eve gittim. Telefonla arayıp görüştüm. Adam İstanbul'da olduğunu ve ancak birkaç gün sonra gelebileceğini söyledi. Ben de şimdiki evimin süresinin dolduğunu ve bir an önce çıkmam gerektiğini ifade ettim ve ekledim. Olmazsa ben kapıcıdaki anahtarı alıp eve yerleşmeyi, kendisi gelince de işlemleri halletmeyi önerdim. Kabul etti.

Sonunda bir ev tutmuştum... Hafiflemiştim... Onca yorgunluğumu unutmuştum. Yine de bedenimi biraz dinlendirsem fena olmayacaktı. Bir alışveriş merkezine uğrayıp bir şeyler aldıktan sonra dinlenmek üzere eve geçmeyi düşündüğüm sırada, yeni anlaştığımız evin sahibinin beni aradığını farkettim.

- Mustafa Bey, siz yalnız kalacaktınız, değil mi, diye sordu.
- Evet, dedim
- Komşular beni aradı ve aile istediklerini söylediler, dedi.
- Anlıyorum, dedim.

Sinirlenmiştim... Halbuki yalnız kalacağımı ev sahibine söylemiştim. Uzatmak istemedim.
Evi kapıcı ile gezmiştik. Tipimi beğenmemiş olması ve evi tutmak istediğimi komşulara söylemiş olması muhtemeldi. 

Neyse... Dinlenmekten vazgeçip, tekrar ev arama yoluna koyuldum. Bu kez biraz öfkeliydim üstelik. Kira fiyatını öğrenip, hemen ardından yalnız kalacağımı ve bunun bir sorun oluşturup oluşturmayacağını soruyoruyordum artık! 

Ve sonunda 300 TL'lik eve 1.000 TL depozito isteyen bir ev sahibiyle anlaştım. Tabiki depozitoyu ortalama olan bir kira bedeline düşürdükten sonra. 

Mehmet Bey ile bu görüşmemizde, kendisiyle tanışıklığımızı yazıya dökmek ve internete eklemek hakkındaki fikrini soruyorum. Gülüyor... Onay veriyor... Yayınlanınca, kendisine de adresi iletmemi istiyor... 

Yazı hayli uzun oldu galiba. Son olarak ilgilenmeyi sevmediğim resmi işlere de kısaca değineyim. Elektrik, su, telefon, internet abonelikleriyle uğraşmam gerekiyordu. Eskilerini kapattırıp yeni abonelikleri başlatmam ya da nakletmem gerekiyordu. Bunun için bir sürü ıvır zıvır formalitelere katlanmak durumundaydım. Sinir bir şey... 

Yeni elektrik aboneliği için bir miktar depozito ücreti ödeniyor. Ben, kapattıracağım abonelikten alacağımı, yeni abonelik için yatırarak bu işlemi halledebileceğimi düşünürken; aldığımın, ödeyeceğimin dörtte biri olduğunu görüyor ve mecburen elimi cüzdanımdaki son banknotlara atıyorum. 

Su sayacının kartlı olması hasebiyle, yeni aboneliğe gerek olmayışı bir nebze olsun mutlu ediyor beni.
Yine de eski su aboneliğini kapattırmak için mecburen ilgili yere gidiyorum.
Su aboneliğini kapattırırken aldığım depozito miktarı, yatırdığım rakamdı.

Yıllar önce, Konya'daki su aboneliğimi kapattırırken karşılaştığım takdire şâyan uygulamayı anımsadım:
Diyelim ki ben, bir-iki sene önce depozito bedeli olarak 10 TL ödemiş olayım. Zaman sonra, aboneliğimi kapattırırken, yeni abonelik için depozito bedeli 30 TL olsun. Bu durumda Konya'da bana iade edilecek miktar 30 TL üzerinden hesaplanmış gibi oluyordu. Oysa Ankara'da, eski ödediğim miktar olan 10 TL üzerinden hesaplanmış oluyor.

Konya ile Ankara arasında başka başka hususlarda da zaman zaman kıyas yaptığım oluyor. Her defasında da Konya'nın açık fark ile önde olduğunu düşünüyorum. 
En basitinden ulaşım... Konya'da sabaha kadar tramvay çalışıyor... Müthiş bir şey bu. 
Sonra, mesela Konya'da yaz günleri alışveriş merkezleri gece saat 24 sularına kadar açık olabiliyorlarken; Ankara'da 22'de kapanmış oluyor.

Ara ara Konya'yı özlediğimi hissediyorum. 

Ankara'nın başkent olması ve benim ilgilendiğim alandaki iş imkânlarının biraz iyi olması dışında benim ilgimi çeken bir numarası yok.

Neyse konuğumuza dönelim ve finali Mehmet Bey ile yapalım... 
Kendisi hayli keyifli ve mütevazi bir insan... Gerçi keyifli ve muhabbetşinas olduğunu kendisine söylediğimde, bunun benden kaynaklandığını ve bu yüzden keyifli olduğunu söyledi. 

Elimde potansiyel arzeden öyle bir cevap bulunduktan sonra, onu kullanarak kendime de pay çıkarmadan duramazdım herhalde. 

Bitireceğim, bitireceğim diyorum; ama habire aklıma bir şeyler geliyor. 

İki gün önce en uzun telefon görüşmemizi yaptık. Telefon 10 dakikada bir kapansa da, bir saati aşkın bir süre boyunca konuştuk.  Ve işte bu görüşmeden notlar...

- Yazı ne oldu Mustafa? Ara ara sitene girip bakıyorum, yayınlanmış mı diye. 
- Hocam ben aylarca düşündükten sonra taşınabildim. Dilerim internetim benim kadar düşünceye önem vermiyor olsun ve bir an önce taşınsın! Ama yazıyı hazırladım... Düzenlendikten sonra yayına hazır hâle gelecek. Yayınlanınca ben size bilgi veririm. 

İlerleyen dakikalarda konu, bir şekilde Diyojen'e geldi.
- Hocam, isterseniz bir ara canlandırmasını yapalım. Zaten Diyojen rolü de bana epey uyar hani. Siz de Büyük İskender'i canlandırdınız mı olay tamamdır. Ve ben size, o ünlü "Gölge etme, başka ihsan istemem!" sözünü söylerim, diyorum. 
- Bende de biraz Diyojen ruhu var, diyor. 

Bu noktada, daha önce "Özellikli Eserler Dizisi"ne eklemiş olduğum, BaBa Zula'nın "İskender" adlı müzikal anlatı tadındaki çalışmalarında geçen bir bölümü anlattım:

- Hocam, Diyojen'in su içtiği bir kabı varmış... Birgün çocukları çeşmeden elleriyle su içerken görmüş ve 'Çocuklar, kap olmadan elleriyle su içebildiklerine göre, benim de bu kaba ihtiyacım yok!' demiş ve kabını da atmış. 
- Yapma ya!? 
- Ya! 

-----------------------------------
M. Birgin (Temmuz 2009)

Bu mesaj, m1gin tarafından, 10.07.2009 09:29:15 itibariyle düzenlenmiştir.
İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com
Abonelik Bilgisi Abonelik
Kullanıcı Adı:
Parola:
Bilgi Hatırlatma Yeni Üyelik
İletişim | Kullanım Şartları | Reklam Bilgileri | Tüm Üyeler | Ne Nasıl Yapılır? | Arama | RSS | Twitter | Facebook | Youtube

Son Üyeler: pillibebek, Turgay52, Alper43, Kalemdar, merve_91,
Son Oturumlar: