Bir koşuşturma içinde yaşıyordu yaşamı.
Hep acelesi varmış, ya da hep bir yerlere yetişecekmiş gibiydi.
Değer verdiği unsurları, değerli zannettiği unsurlara feda ediyordu çoğunlukla, bilmeksizin.
Ya da acil işleri, sürekli olarak önüne geçiveriyordu önemli işlerinin, farkında dahi olmadan. Yapmak istediği önemli işleri sürekli öteliyordu. Yarınlara endeksleyerek yaşıyordu yaşamı. Üşeniyordu, erteliyordu, vazgeçiyordu.
Bugün için bir şeyler yapmayı ihmal ediyordu çoğunlukla, düşünürken yarınlarını.
Ya da başkaları ne düşünür böyle yaparsam derken, öteliyordu kendisini ve yaşamını.
Yaşı çok genç olsa da yüz yıllardır yaşayan yaşlılar gibiydi ruhu, bedenine inat.
Ağır, hantal ve renksizdi.
Baktı etrafına. Yaşadığı yakın çevresine, uzak çevresine baktı. Evdekilere, okuldakilere, iş yerindekilere baktı. Bakmak için değil, bu defa görmek için baktı; ruhlarının derinliklerine, görünen ve görünmeyen renklerine bedenlerinin.
Hangi renkti yaşamları, bedenleri ne renkti, ya ruhları?
Kendisini düşündü sonra; ne renkti yaşamı, ne renkti ruhu, bir rengi var mıydı yaşamının ya da bir ışığı?
Siyah-beyazı seviyordu ama yaşamı da siyah-beyaz mı olmuştu farkına dahi varmadan?
Doğanın tuvalindeki renklerinden, yaşamına bir fırça atmış mıydı?
Bir ışık tayfı yansıtmış mıydı yüreğine?
Düşünmeye gereksinimi vardı.
Gökyüzünün sonsuz maviliğine bakmak, dolu dolu nefes almak, ince ince yağan yağmurdan bir avuç dolusu almak istiyordu.
Keşke bir de güneş olsaydı. Bir demet ışık istiyordu ruhu aydınlanmak için.
Birazcık ışık yetecekti sanki yüreğini renklendirmeye...
Açık pencereden içeriye dolan toprak ve yağmur kokusunu çekti içine derin derin.
Penceresinin önüne koyduğu kırıntıları yemeğe gelen güvercinlerin tüylerine baktı dikkatle. Daha önce de bu renk miydi boyunlarındaki tüyler diye düşündü. Yeşil ve morun uyumunu nasıl olmuştu da daha önce fark etmemişti. Oysa bembeyazdı kanat uçları. İlk defa görüyor gibiydi, çok şaşırmıştı.
Hiç yakışmayacakmış zannedilen mavi ile yeşilin ahengini fark etti birden, düşünürken. Ne güzel bir ahenk vardı mavi ile yeşil arasında.
Karşıda görünen dağların zirvelerine bakarken, tırmandığı dağları, kayaların renklerini düşündü. Turkuvaz ışıklı denizleri, tuttuğu balıkları, balıkların sedef gibi parlayan pullarını düşündü sonra. Ne kadar çok renk vardı üzerlerinde. Bu renkleri tanımlayacak renk adı dahi gelmiyordu aklına.
Doğanın renkleri arasında ne kadar da renksiz kalmış olduğunu farketti. İçi acıdı, sıkılmıştı, kafasını kaldırıp yukarıya çevirdi, gökyüzüne baktı. Bir çare arıyordu sanki. Heyecanlandı aniden. Bir mucize daha gerçekleşmişti işte! Kocaman bir fırça darbesiyle, birbirine uyumlu tüm renklerden oluşan bir taç gibi duruyordu dağların tepesindeki gökkuşağı.
Ne çok renk vardı üzerinde. Hangi renkti bunlar? Bir ışık, tek bir beyaz ışık, bunca güzel rengi nasıl içinde barındırıyor, diye düşündü. Nasıl farkedememişti bunca zamandır.
Yağmurda ıslanan parmak uçlarında parlayan güneş ışınlarına baktı. Çocuklar gibi sevindi.
Daha önce birçok defa görmüştü gökkuşağını, görmeden bakarken ona.
Bu defa başkaydı ama. Bu defa renklerini de görüyordu gökkuşağının. Tüm renkler bir ışık demeti gibi üzerindeydi sanki. Yüreği sevinç çığlıkları atıyordu, aydınlatırken ruhunu.
Kocaman evrenin içindeki nesnelerin, bunca yaşanmışlıklarına karşın; gençliğine, canlılığına, her defasında kendisini yenilemesine ve enerjisine bir kere daha şaşırarak baktı uzun uzun.
Her yıl yeniden doğan, canlanan doğanın ahengine, rengine hayran kaldı hiç olmadığı kadar.
Bakan değil, gören gözlerle baktı bu defa. Tanrıya şükretti. Gören gözlerle bakmanın, farkına varmanın önemini düşündü.
İçine kocaman bir nefes çekti pencereden, üzerine yağan yağmura ve serin havaya aldırmadan.
Bedeni ürperiyordu, ancak ruhu ısınmaya başlamıştı birden.
Kendi yaşamının renklerini düşündü yeniden. En çok hangi rengi seçtiğini, neden seçtiğini düşündü.
“Benim rengim ne? Yaşamımın rengi hangisi?”
Farkında olmadan siyah beyaz mı yaşamıştı yaşamını?
“Ne kadar renklendiriyorum yaşamımı? Etrafımdakilerin yaşamına hangi renkleri ilave ediyorum peki?” diye sordu defalarca kendine.
Neden gökkuşağının renginden bir avuç alıp koymamıştı ruhunun derinliklerine?
Etrafındaki kişileri düşündü. Ailesindeki, ofisindeki, okulundaki, otobüsteki, stadyumun tribünlerindeki kişileri düşündü birer birer. Her birinin gerçek renklerinin ne olabileceğini, bedenlerinin ruhlarıyla uyumlarını düşündü. Yaşamlarının rengini algılamaya çalıştı.
Kimler hangi renk, kimler renkli, kimler siyah beyazdı?
Ruhlarındaki hangi renk, hangi renk ile ahenkliydi?
Etrafında kendisiyle aynı yaşta olan, bedenleri genç ancak ruhları renksizlikten üşüyen, ruhları yaşlanmış kişilerin yaşamlarına renk katabilir miydi acaba?
Onların seçtikleri renklere bazı ilaveler yaparak ruhlarının ısınmasını sağlayabilir miydi?
Kendi ruhuna yerleştirdiği renklerden bir kısmını, yüreği üşüyen genç yaşlılara verebilir miydi peki?
Başkasına yardım edebilmesi için önce kendisine yardım etmesi gerektiğini fark etti.
Şu ana kadar seçmiş olduğu renklerin sayısını artırmaya, renklerin arasındaki ahengi yakalamaya, yaşamını renklendirmeye karar verdi. Diğer yüreklere ancak o zaman ulaşabilecek, onları renklendirebilecekti.
Bundan böyle ruhuna da bedenine de iyi bakacaktı.
Ancak renk için ışık gerekliydi.
Elini uzattı gökkuşağına. Güneş ışınları hala parlıyordu ıslak parmak uçlarında.
Avuçlarına dolan gün ışığından bir avuç dolusu ışığı koydu yüreğinin en derin yerine. Birden ruhu aydınlandı, bir gökkuşağı oluşmuştu yüreğinde.
O zamana değin yüreğine akıttığı gözyaşlarını kendisinden dahi gizlemişti oysa.
Gün ışığını gören gözyaşları olağanüstü bir gökkuşağına dönüşmüştü ve yaşamının rengini bulmuştu işte!
Dr. Asuman Akgün
aarainbow@hotmail.com
Dinlemek için: M. Birgin - Yaşamınız Hangi Renk? (Asuman Akgün)