Kullanıcı Adı:
Parola:
Bilgi Hatırlatma Yeni Üyelik
Beğen
Paylaş
Sayfa: Site:
Görüntülenme: 10334
Sefer (M. Ali GARİP)
2011/10/20 23:02
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Hakikat Arayışı 2: Hayat Alanı Veya Nûr-i Muhammedî

Boşluk: İçinde hiçbir şey olmayan yer veya alan.
Bu kelime ve bu tarif, diğer bütün tarifler, genellemeler ve sınıflandırmalar gibi anlama faaliyetimizi kolaylaştırma amacını taşımaktadır. “Boşluk” diye bir şey esasen yoktur, hiç olmamıştır da. Bizler sadece maddi-somut varlık ve nesnelerin haricinde bulunan “hava”yı kastederek “boşluk” diyoruz.
800-900’lü yıllarda Farabi ve İbni Sina, evrende boşluk bulunmadığını söylemişlerdir. Farabi’nin Fizik alanında en kayda değer çalışması “boşluk” üzerinedir. Geleneksel anlayışımızda da boşluğun günlük dilde kullanılan anlamıyla boş olmadığı, “esir” ile dolu olduğu düşüncesi vardır. Kuantum Fiziği’ndeki son gelişmeler de bu yöndedir. Kuantum Fizikçileri artık “boşluk”a; “kuantum alanı”, “hayat alanı”, “hayat enerjisi” diyorlar. Boşluk denilen şey; şekilsizdir ama bütün şekillerin tarlasıdır, diyorlar. Albert Einstein da bir anlamda benzer şeyler söylemiş. Kuantum Fiziğindeki yeni anlayışa göre; boşluk dediğimiz “hayat alanı”ndaki yoğunlaşmalar, yoğunlaşma oranına göre madde çeşitlerini meydana getiriyor.
Yani madde ile boşluk aynı şey…
Madde ve boşluk aynı şey…
Madde ve boşluk…
Madde:
Boşluk ve
Ben..

Ben boşlukdan yapıldım. Ben esasen boşluk idim. Boşlukda idim. Boşluk bende idi. Ama boşluk benden ibaret değildi. Sonra yaratıcı tarafından kesifleştirildim, yoğunlaştırıldım, tek ve biricik olarak görünür hale geldim.

Kelâm-ı Kadîm, “künfeyekûn” tabiriyle buyurdu. Bilim adamları ise “big bang” dediler…Zaman ve mekanın boşluk denilen “hayat alanında” ve birlikte kendisinden yaratıldığı yok’un içerisindeydim.

Ben ve boşluk…biz neredeyse aynı şeyiz. Çünkü biz işin en başında bir ve bütündük. Yine öyleyiz. Görünüştedir farkımız.

Fakat, boşluk benden ibaret değil. Çünkü bu hayatın gayesi ben değilim. Boşluk benden ibaret olsaydı benden başka hayat ve gaye olamazdı. Peygamber Efendimizin Hz. Ömer’e “Beni canından da çok sevmedikçe iman etmiş olmazsın.” sözünü hatırlıyorum.

Oysa yok’u var eden Hayat, “yaratılacak varlıkların hayat alanı”nı ve orada hayat bulacak olanları bir Nûr ile yarattı. Bu Nûr, Hayat Sahibi’nden bir Nûr’dur. Bizzat hayatın içindedir. Bizzat hayattır. Bizzat hayattadır. Bu yüzden O Nûr’a, Nûr-i Muhammedî denmiştir. Allah’ın Nûr’u denseydi “tenzih”e mahal bulamazdık.

Nûr-i Muhammedî, tenzih ve teşbih’te itidaldir. Böylece Nûr-i Muhammedi’yi yaratan Allah, ne yücedir.

Bu Nûr’u maddenin bölüne bölüne ulaşabileceği en küçük bölünemez parçasına ulaştığımda görüyorum. Orada Nûr var. Nûr’dan ötesi yok. Aynı zamanda bu Nûr, yaratıldığından beri evren halinde genişleyen, genişledikçe genişleyen, evrene genişlik veren bir Nûr. Havsalamın alamayacağı kadar büyük bir hayat bu. Bu Nûr ne büyük. Bu Nûr’a Hayat veren Allah’ın kudret ve azametine ise hiçbir lisanın hiçbir kelimesinde takat yok.

Öyle de, peki, bende takat mı var da konuşuyorum sanıyorsun? Hayır. Takatim zaman ve mekanla kayıtlıdır. Söylesem söylesem, ilk zamandan son zamana kadar söylesem, Samanyolu gibi galaksiler gibi döne döne söylesem başladığım yere varıyorum: Ötesini kim dile getirebilmiş ki?

İçe ve dışa doğru gidildiğinde ulaşılan son nokta burası: Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullâh.

İlk kapı da zaten böyle açılmıyor mu?

M. Ali GARİP

m.ali.garip@hotmail.com

 

 

 

Bu mesaj, buhuri tarafından, 20.10.2011 23:04:14 itibariyle düzenlenmiştir.
yanıt:boşluk..
2011/10/21 11:37
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Evet buhuri hocam ilk kapıda öyle açılıyor.

Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullâh

ne güzel bi konuya deyinmişsiniz aslında boşluk diye birşey yok bu çok doğru görebildiğimiz şeyler boşluk dediğimiz şeyler somut kavramlar dediğiniz gibi.

aslında bazen adımlarımız boşluklara basıp düşmeden kolaylıkla yönümüzü bulmamızı sağlıyor bunda da yüce mevlanın yardımıyla oluyor..

kimbilir belkide boşluktur bizleri yaşatan..

yazınızı okudum gerçekden güzel bi konuydu ellerinize yüreğinize sağlık buhuri hocam selam ve dua ile kalın

Bu mesaj, denizz tarafından, 21.10.2011 11:50:27 itibariyle düzenlenmiştir.
Derin Dalış
2011/10/21 15:37
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Konunuz hayırlı olsun buhuri,

"Bu yazının birinci bölümü nerede?" diye sormaya hazırlanmıştım ki, daha evvel köşe yazıları bölümüne eklendiğini hatırladım:

www.yenisefer.com editörü olduğunuzu ve yazılarınızı orada yayınladığınızı biliyoruz. Ancak bundan böyle, değerli yazılarınızı, size özel olan bu konuya da bekliyoruz, unutmayınız. :)

Yazınız hem felsefik hem de pek derin olduğu için, uzaktan uzaktan seyretmeyi tercih ediyorum.
Zira ufacık bir ayak kayması sonucu, kendimi uçsuz bucaksız ve ürkütücü bir boşlukta bulmam ve dahi boğulmam an meselesi gibi geliyor bana. :P
"Ürkütücü" diyorum, çünkü boşluğun içinde neler var tam bilmiyor olsam da, bilinmeyenin ürperti verdiğini biliyorum ama. 

İyisi mi, yazıda yer alan, ilgimi çeken / beğendiğim bir ifadeyi alıntılayarak etrafta dolanmaya son vereyim: 

Kelâm-ı Kadîm, “künfeyekûn” tabiriyle buyurdu. Bilim adamları ise “big bang” dediler…

 

İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com
Mahiyet ve Form
2011/10/23 0:32
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Teşekkür ve Yeni Yazı (Mahiyet ve Form)

teşekkür ediyorum sayın denizz,

hiç bir şey göründüğü kadar değildir, diyen filozof haklıdır. algı, gerçeklik ve hakikat çevresinde dolaşırken bedenle mukayyet olmamız hasebiyle görüneni asıl kabul etme gibi bir yanılgıyı sıkça ve çokça yaşıyoruz insanoğlu olarak.

evet, bir adım ilerisi hakikate açılan yoldur. haklısınız.

bu bağlamda  "mahiyet ve form" adlı yazımı paylaşmaya cesaretimi  artırdığınızı söylemeliyim.

tekrar teşekkür ediyorum.

ve

sayın birgin,

zât-ı âlîleriniz daima nezaket ve teveccühle gönlümüzden yakalıyor bizi.

başka söze hacet bırakmıyorsunuz vesselam.


Mahiyet ve Form

Durduğumuz yer önemlidir. Çünkü durduğumuz yer ile bir etkileşim içine gireriz. Buna sebep insan oluşumuzdur. İnsanız. Yani ruhtan ve bedenden müteşekkiliz. Böylece varlığımızla bir yerde dururuz. Varlığımızın mahiyeti, durduğumuz yerin mahiyetiyle bir bağlantı içerisine girer. Aslında olup biten, mahiyetler ve formlar arası bir ilgi, iletişim ve etkileşimdir. Mahiyetin bağ ve bağlantısı maddi bir form üzerinden gerçekleşmektedir.

Mahiyet bir formun içerisindedir. (Bu söz, mahiyetin daima maddi bir forma ihtiyaç duyduğu anlamına gelmez. “Öz daima maddi bir forma ihtiyaç duyar.” diyemeyiz. Yani form ortadan kalktığında öz de ortadan kalkar diyemeyiz.) Mahiyetin formun içerisinde bulunması bizim beden formu ile bu alemde bulunuyor oluşumuz dolayısıyladır. Buradan şu sonuç çıkar:

-Bu dünyada- Mahiyetler ve Formlar, Ademoğlu’nun mahiyet ve formuna göre ve ona uygun şekilde yaratılmıştır.

Öyleyse varlığımızın formel ilgi ve ilişkilerde bulunması kaçınılmazdır. Çünkü bu alemdeyiz ve alem ile aynı zaman, süreç ve maddeden yapılmışız. Temel maddi unsurlarda aynılık, şeklimizde ise farklılık var.

Şekillerdeki farklılık, sorma ve anlama çabasına (tefekkür) esas teşkil eder. Tefekkür mahiyete ve mânâya doğru gider. Tefekkür hem insanın kendi içine doğrudur hem de formun özüne ve ötesine doğrudur. Bu çabanın bizâtihî kendisi formun özünde ve ötesinde bir mahiyet olduğuna işaret eder. Sorma ve anlama gayreti, mahiyetimiz ile ve mânâ ile akrabadır.

Böylece bir anlamın olduğunu, bu anlam ile aydınlandığımızı fark ederiz. Anlamı ıskaladığımızda yahut yok saydığımızda kör bir kuyuya düşeriz. Burası karanlıktan, dipsizlikten, anlamsızlıktan ve hiçlikten ibarettir. O halde mânâya doğru giden veya sadece maddi formda kalan 2 ayrı duruştan söz edebiliriz. Bu duruşun sahiplerine ise Mânâ Yolcuları ile Madde Yolcuları denebilir. Mânâ Yolu sonsuzdur, sonsuzluğa doğrudur. Bu yüzden aydınlığa, maddi formları aşmaya ihtiyaç duyar. Maddi Yol ise terkibindeki maddelerle sınırlıdır. Sadece buradadır. Sadece buralıdır. Sadece burada kalır. Sadece burası ise kör bir kuyudan başka bir şey değildir. 

Durduğumuz yerde “nasıl” durduğumuz önemlidir. Durduğumuz yerde salt formel duruş ise tehlikelidir. Çünkü formel ilgi ve ilişkilerin salt formel düzeyde kalması, özün ve mahiyetin kaybolmasına, maddeden ve şekilden ibaret bedenin ve maddenin öne çıkmasına yol açar. Bu duruş özün unutulmasına, giderek hakikatin kaybedilmesine yol açar. Hakikatin uzaklaşması, saçma (absürd) olanın gelmesi demektir. Böylece absürd ile iç içe gireriz. Bu sebeple peygamberimiz “Allahım. Bana eşyanın hakikatini göster.” diye dua etmiştir.

(Devam edecek..)

http://www.yenisefer.com/haberdetay.asp?ID=443

Bu mesaj, m1gin tarafından, 23.10.2011 10:37:01 itibariyle düzenlenmiştir.
Sözünde Durmak ve Hakikat 1
2012/01/03 11:52
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Sözünde Durmak ve Hakikat 1.

Söz vermenin ve sözünde durmanın hakikatle bağlantısını ele almadan önce hakikat ve varlık (hâdis olan) ilişkisinin genel çerçevesine şöyle bir bakmakta fayda var.

Mahlûkât yaratılmadan önce de hakikat vardı. Yaratılıştan sonra ise hakikatin varlıklarla ve insan ile karşılıklı münasebeti söz konusu olmaktadır. Hakikat açısından her hangi bir değişme söz konusu değil. Yeni olan bizim varlığımız ve hakikatle olan bağımızın niteliğidir. Şu “üç günlük dünya”, kıyamet ile “bir varmış, bir yokmuş” haline döndüğü zaman Asl’a rücû edecek, hakikatin sonsuzluğu içerisinde Allah’ın ya Cemal Sıfatının veya Celal Sıfatının sonsuzluğunda bulunacağız. Ele alacağımız husus, bu ilahi sıfatlardan hangisiyle karşılık bulacağımızı belirleyecek olan yukarıda zikrettiğimiz “hakikatle bağlantı”nın niteliğidir. Sözünde durmak ve hakikat ilişkisini bu çerçevede ele almak istiyoruz.

İleride bahsedeceğimiz gibi “âlemin özü” (zübde-i âlem: microcosmos) olan insanoğluna ait bütün insanlık durumları layık-ı veçhile önemsenmelidir, diye düşünüyoruz. Önemsenmelidir, çünkü insan olmaklığımızla ilgili her ne var ise onun bir şekilde hakikatle bağlantısı vardır. Önemsenmelidir, çünkü bir eylem esnasında hakikate doğru olmakla ona bir şey eklenemeyeceği gibi hakikate ters düşmekle de hakikat kendinden bir şey kaybetmeyecektir. Önemli olan bize ne olduğudur. Herhangi bir durumda aklımıza ve kalbimize ne olmaktadır? Aslında başımıza gelen nedir?

Nihai olarak, her şey aslına rücû ettiğinde, dünyadayken başımıza gelen şey sebebiyle Allah’ın sonsuz sevgisinde kendimize zerre miktarı da olsa bir yer bulamayacak kadar Hakk’a ve hakikate yabancı halde bulunup bulunmayacağımız önemlidir.

Başımıza neyin geldiğini bilmek, dünyanın “üç günlük” olduğunu “bilmek”le mümkündür. Burada “bilme”nin idrak etmek, künhüne varmak olduğu âşikârdır. O halde sadece tecrübe ve akla dayanan bir bilgi’den değil, bütün bunları da içinde barındıran “marifet”ten (kalbî bilgiden) bahsediyoruz. Evet. Buradan oraya, fasıldan asıl’a marifet ile gidiliyor. Oradan buraya gelişin de ana kavramı yine buydu. Allah, bilinmeyi murâd etmiş, bu murâdının yerine gelmesi için varlığı (kesreti) ve varlığın hülâsası olan insanı yaratmıştı.

O halde varoluşun yegane hedefi “Allah’ı Bilmek”tir. Allah’ın murâdı bilinmek, insanın murâdı Allah’ı bilmektir (marifetullah). Tümelden tikele, tikelden tümele doğru veya her ne şekilde olursa olsun “marifet”in hakikatle temasta anahtar kavram olduğu anlaşılıyor. O halde İrfan’dan yoksun olanların hakikatle temas etme imkanlarını baştan kaybettiklerini söyleyerek genel çerçevemizi bu şekilde ortaya koyduktan sonra asıl konumuza dönelim:
(Devam edecek...)

M. Ali GARİP

Yazarın Diğer Yazıları İçin:
http://www.yenisefer.com/haberdetay.asp?ID=691

Bu mesaj, m1gin tarafından, 03.01.2012 12:13:36 itibariyle düzenlenmiştir.
Yanıt: Sefer (m. Ali Garip)
2012/01/04 12:33
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Sözünde Durmak ve Hakikat-2

 

Sözünde Durmak ve Hakikat-2 (İçinde İnsan Olmayan Elbiselere Dönüşmemek)

 

Önceki yazıda hakikatin ebedi olduğunu, değişmeyeceğini; değişkenlik ve yeniliğin sonradan yaratılan varlıkla ilgili olduğunu söylemiştik. Varlığın özü (zübde-i âlem: microcosmos) olması itibariyle de insana ait bütün durum ve fiillerin bir şekilde hakikatle bağlantısı olduğunu ifade etmiştik. Bu bağlantının da bilgi ve üst bilgiye etki ettiğini ve nihayetinde en yüksek bilgi olan “marifet”ten nasipli olup olmama hâlinin Allah’ın Cemâl veya Celâl sıfatlarından hangisininin sonsuzluğunda bulunacağımızı belirlediğini, bu sebeple de meselenin lâyıkı veçhile önemsenmesi gerektiğini ifade ederek ruhumuzun derinliklerine yönelen sözler etmiş ve sorular sormuştuk:

“Herhangi bir durumda önemsenmesi gereken şey, aklımıza ve kalbimize ne olduğudur. Asıl önemli olan bize ne olduğudur. Aslında başımıza gelen şey nedir?” demiştik.

Evet. Bu sorular aynı zamanda yazımıza can veren sorulardır.

Asıl olana, aslı olana temas etme gayretindeyiz. Bu yüzden insanın her fiilinin, her durumunun önemli olduğunu söylüyoruz. Bu bağlamda söz vermenin ve sözünde durmanın da asl’a taalluk eden tarafıyla ilgileniyoruz. Kadim olandan süzülerek devam eden gelenekte “sözün namus kabul edildiği”ni hatırlayalım. Biz bu kabul ile , sözünde durmayanın namusla ve nomos’la sıhhatsiz bir ilişkide bulunduğunu, bu sebeple de adamlığından (âdemliğinden) eksilme yaşadığı için itibar kaybettiğini anlıyoruz.

Ana çerçeveye dönecek olursak, söz vermeyi ve sözünde durmayı “marifet”le doğrudan alakası sebebiyle önemsediğimiz açıkça anlaşılmalıdır. İşte bu yüzden söz vermeyi ve bundan daha ziyade sözünde durmayı –esasında bütün hâl ve hareketlerimizi- üzerinde kafa yorulması, iyice anlaşılması gereken önemli bir husus olarak görüyoruz. Çünkü –ileride yine değineceğimiz gibi- söz vermek insan olmakla; sözünde durmak ise insan kalmakla ilgilidir.

İmdi, söz vermenin bir insanlık hali olduğunun anlaşılması gerekir. Yani söz vermek suretiyle ortaya koyduğumuz eylem insan olmaklığımız dolayısıyladır. İnsan olarak hayatımızın herhangi bir ânında ve safhasına ister istemez taahhüt eder, taahhüt alırız, herhangi bir sebeple söz veririz. Söz vermeden, söz almadan sürdürülebilecek bir hayatı tahayyül edemiyoruz. -Gayb alemini dışarıda tutarsak- hayvanlar aleminde ve diğer alemlerde sözden, sözünde durmaktan bahsetmenin abesle iştigal olduğu ise izahtan varestedir. Dolayısıyla söz verme fiilinde insan türüne ait bir taraf bulunsa da sadece bu kadarıyla kalındığında bir kemâl’e yönelimden bahsetmek epeyce zor görünüyor. Çünkü öyle olsaydı, başka bir şeyle uğraşmaya gerek kalmaksızın, yerine getirmediğimiz ve getirme zahmetine girmeyeceğimiz binlerce söz ile kemale ulaşırdık.

 

Meseleyi daha anlatılır ve anlaşılır kılmanın bir gereği olarak konuyu sınıflandırarak muhakemeye devam edecek olursak:

Bütün söz vermelerimizin üç kategori halinde değerlendirilmesi mümkün gözüküyor:

1-Muhataba verilen sözler.

2-Kendimize verdiğimiz sözler.

3- Allah’a verdiğimiz sözler.

 

Bütün söz vermelerimizi bu şekilde üçe ircâ edebiliriz. Bunların haricinde tüzel kişiliklerle olan taahhütlerimiz de elbette birer söz vermedir. Fakat tüzel kişiliklere verdiğimiz sözler de nihayetinde ilk önermenin içerisine (sosyal içerikli) girdiğinden yukarıdaki sınıflandırmamızda bir değişme olmamaktadır.

 

İlk kategori için şunlar söylenebilir: Muhatabımıza (2. Şahıs) verdiğimiz söz nihayetinde içtimâi (sosyal) bir nitelik ve boyut arz eder. Dolayısıyla ahlaki ve sosyal vasıflarla, sosyal sâiklerle ve sonuçlarla çevrelenmiştir. Bir şeyin sosyal bir boyut taşıdığını söylediğimizde onunla ilgili bazı zorlayıcı dış unsurların da mevcut bulunduğunu zımnen ifade etmiş oluyoruz. Kendi dışımızdaki şahıslara verdiğimiz söz geciktiğinde yahut yerine getirilmediğinde ikaz edilme, ayıplanma, dışlanma, irtibatın kesilmesi gibi sosyal içerikli bazı yaptırımlarla karşı karşıya kalırız. İnsanız. Hayat ünsiyetlerle devam eder. Günlük hayatı meydana getiren unsurlarla ünsiyet (bağ) içerisinde kendi hayatımızı idame ettiririz. Bu bağ ve bağlantılarımızın zayıflamaması veya kopmaması insan olarak gözettiğimiz hususlardandır. Dolayısıyla 2. şahıslara verdiğimiz sözlerin yerine getirilmesinde ünsiyetlerimizin yani sosyal sâiklerin payının olması daima ihtimal dahilindedir. Yanlış anlaşılmasın. Bahsettiğimiz bu durumlar dışında kişinin -her ne olursa olsun- sırf sözünü yerine getirmek saikiyle hareket emesi mümkündür ve bunun örnekleri çok sayıda mevcuttur. Söylemek istediğimiz husus şudur: Sosyal boyutlu söz ve fiiller, sosyal gerekçe ve sâiklerle meydana gelme ihtimalinden tamamen âzâde olamazlar. Dolayısıyla sosyal içerik taşıyan fiillerde bilgilenme olsa bile bu bilginin kemâle ve marifet’e dönüşmesi kolay bir hadise değildir.

 

İkincisi ve üçüncüsü kategori ise tamamen özneldir. Yani kendimize veya Allah’a verdiğimiz sözler kendi benliğimizle ilgilidir. Bu sözler verilişi ve yerine getirilişi esnasında 2. ve 3. şahıslardan ve onların oluşturduğu çevre unsurlarının etkisinden bir anlamda uzaktır ve sırf hakikate doğru bir yönelme özelliği taşır.

Halil Cibran’ın dediği gibi kendimizi ve zamanımızı bölemeyeceğimize, her zaman ve zeminde bir bütün olarak yaşadığımıza göre yukarıdaki her kategorinin önemi bir diğerinden az değildir. Öyleyse kendimizle toplum, toplum ile kendimiz arasında hareket saikleri bakımından farklılığı giderecek marifet merkezli bir anlayışa ihtiyaç var.

 

Hülasa edersek: Söz vermek insani bir öz taşıdığımıza işaret eder. Sözünde durmak ise özün muhafaza edilmesine dair asli bir çabadır. İster sosyal içerikli olsun isterse olmasın, bütün söz verme ve sözünde durma eylemleri, Allah’ın her an gördüğü, işittiği idrakiyle hakikate yabancılaşmamayı ve insan kalmamızı ve temin edecektir. Değilse bütün eylemlerimiz “içinde insan olmayan elbiseler” haline dönüşmeyi hızlandırmaktan başka bir gayeye hizmet etmeyecektir.

M. Ali GARİP

m.ali.garip@hotmail.com

Yazarın Diğer Yazıları İçin:

http://www.yenisefer.com/haberdetay.asp?ID=227

Bu mesaj, buhuri tarafından, 04.01.2012 12:35:32 itibariyle düzenlenmiştir.
Abonelik Bilgisi Abonelik
Özellikli Bağlantılar
İletişim | Kullanım Şartları | Reklam Bilgileri | Tüm Üyeler | Ne Nasıl Yapılır? | Arama | RSS | Twitter | Facebook | Youtube

Son Üyeler: gocmen4646, dansperipamuk, pamukprenses, gurkanburak, ab78420,
Son Oturumlar: