Görüntülenme: 19586
cüneyd suavi - eli sopalı
2007/06/19 0:43 - Güncelleme: 2018/09/25 14:44
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 7.5 (1 oy)

Okul hayatım 1955 yılında, Adapazarı’ndaki "Sabiha Hanım İlkokulu" adı ile bilinen taş duvarlı, ahşap döşemeli ve küf kokulu bir binada başladı. Rahmetli annem ve babam, beni şefkatli öğretmenlerin ellerine teslim etmenin rahatlığıyla bırakıp gittiklerinde, bir köşeye çekilip sessizce ağlamıştım. Daha sonra ki günlerde, döktüğüm bu gözyaşlarının hiç de boş olmadığını anladım. Çünkü o güne kadar dayak diye bir şey bilmememe rağmen, bunun ne demek olduğunu öğrenecektim.

İlk haftalarda, bazı arkadaşlarımın dayak yediğini görmüş ve tek kelimeyle paniklemiştim. Henüz yedi yaşındaydım ve beş yaşında geçirdiğim bir romantizma nedeniyle, diğer arkadaşlarıma oranla daha ufakça ve güçsüzdüm. Bu yüzden de sık sık nezle olurdum. O yıllarda kağıt mendil diye bir şey bilinmediği için, koca koca bez mendiller kullanılırdı. Bayramlarda para beklerken bu mendilleri hediye eden büyüklerimize kızdığımız için mi, yoksa bu mendiller yüzünden ceplerimize leblebi ye da misket doldurmakta zorlandığımız için midir bilinmez, onları taşımaktan hiç hoşlanmazdım. Bu yüzden de, eğer mecbur kalmamışsam sabreder ve teneffüse çıkınca, bahçedeki çeşmelere koşardım.

İlk dayağımı da, işte bu yüzden yedim. Ve bir ders arasında çeşmeye gittim. Fakat hemen yanımdaki kişinin, okulun en sert hocası olma şerefini hiç kimseye kaptırmayan İsmet Hanım olduğunu fark etmemiştim. İsmet Hanım, burnuma olanca gücümle verdiğim nefes sonucunda çıkan sesi beğenmemiş olacak ki bana ıslak eleriyle müthiş bir tokat attı. Bir anda yıldırım düştü zannettim. Yanağım, kulağımla birlikte cayır cayır yanıyor ve gözlerim kararıyordu. İsmet Hanım, hiç bir şey olmamış gibi ayrılıp gitti. Ben ise çeşme başında kalakalmış, o şaşkınlıkla ağlamayı bile becerememiştim.

İsmet Hanım, isminden de aldığı enerjiyle, tek kelimeyle "erkek kadın”dı. Saçlarını her zaman kısa keser ve parlakça bir sarı renge boyardı. Sesi de bir erkek sesi gibiydi. Kemikli parmaklarının arasından sigarası düşmezdi. Ve bu özellikleriyle, vahşi batının Kalamiti Ceyn'i gibiydi. Okulun en hızlı tokat çeken hocası olduğu ve hızından ötürü pek görülmemesine rağmen, elinin tersini kullandığı söylenirdi. Benim gibi çaylakların dışındaki bütün öğrenciler, onu görünce yolunu değiştirir ve beş metreden fazla yanaşmazlardı.

Sınıf öğretmenimiz olan Avni Bey ise, son derece yumuşak bir insandı. Öğrenciye asla tokat atmazdı. Bu yüzden de teknik bir metot seçmiş ve favorileri oluşturan saçları çekmeyi benimsemişti. Bu saçlar çekilince müthiş bir acı verir ve insanın gözlerinden yaşlar akardı.

Okula başladığım ilk aylar içinde yaşayıp gördüklerim, benim için kabusa dönüşmüştü. Annem ve babam, hissettiğim korkuyu anladıkları için, birinci sınıfın sonunda beni o okuldan alarak, öğrencilere daha iyi davranıldığı söylenen Kemal Paşa Okulu'na verdiler. Bu okul, gerçekten de biraz farklıydı ve bana, acılı bir çiğ köfte üzerine yenen Kemal Paşa Tatlısı gibi gelmişti.

O okulda da bir yıl okuduktan sonra, her nedense başka bir ilkokula, daha sonra da tekrar Sabiha Hanım’a verildim. Ve ilk okulu güç bela tamamladıktan sonra, bu okulun hemen karşısındaki Atatürk Ortaokuluna başladım.

Artık ortaokullu olduğumuz için, dayak belasından kurtulacaktım. Ne yazık ki bunda da yanılmıştım.

Ortaokulda gördüğümüz hocalar, açık söylemek gerekirse, şahsiyet sahibi insanlardı. Bu yüzden de taklitçilikten nefret eder ve birbirine hiç benzemeyen dövüş teknikleri denerlerdi. Coğrafyacı Hasan Bey, tek kişilik bir menüden hoşlanmaz ve ikişer ikişer dövdüğü öğrencilerin kafalarını birbirine tokuştururdu. Eğer çok mecbur kalır da bir öğrenci bulursa, tokuşturma işinde duvarı kullanırdı.

Daha ileriki yıllarda karşılaştığımız Şahin Bey, (beden değil) jimnastik hocasıydı. Üçgen vücudundaki kasları göstermek için yaz kış fanila ile dolaşan bu hocamız, kollarını daha da güçlendirmek amacıyla sağlı sollu iki tokat kullanır ve öğrenciyi nakavt etmese bile kesinlikle grogi durumuna sokardı.

Abide Hanim ise, esasında iyi bir öğretmen olmasına rağmen, bu dönemin havasına uymuştu. Gerçekten de güler yüzlü bir öğretmendi... Kızdığı öğrencinin yanına bile gülerek gider ve bir çocuk kulağının en fazla ne kadar uzayabileceğini konusunda deney yapardı.

İnanması güç ama, yediğimiz dayaklar, üniversite sınavlarına gireceğimiz yıla kadar devam etti. Yine bir coğrafyacı olan Seyfi Bey (bizim deyişimizle Seyfi Baba), öğrencilerin artık çocukluktan kurtulduğunu müjdeleyen bir metot takip eder ve onları hayatta karşılaşacakları darbelere hazırlamak için, yukarıdan paldır küldür yumruklar indirirdi. Seyfi Baba, kadın-erkek eşitliğine gönülden inandığı için, erkek öğrencilere attığı yumrukları kızlardan da esirgemezdi.

Bazı tariflerde, insanlarla diğer canlılar arasındaki en önemli farkın, insanların alet kullanması olduğu belirtilir. Bu açıdan bakıldığında, matematikçi Mefaret Hanım ile Rüştü Bey, en insan hocalarımızdı. Çünkü her ikisi de, dövbe işlemi sırasında bir alet kullanırdı. Mefaret Hanım’ın kullandığı alet, tahtada çizim yaptığı elli santimlik ahşap cetveldi. Böyle kaliteli bir cetvelle de, bir kişinin dövülmesi israf olurdu. Mefharet Hanım, bu yüzden sıra dayağını tercih eder ve bütün sınıfı aynı anda cezalandırırdı. Fakat bu operasyon sırasında son derece adaletli olurdu. Eğer öğrencinin suçu azsa, ya da hiç yoksa, cetvel biraz yumuşakça inerdi. En yaramaz öğrencilerin avuçları ise, diklemesine (ya da kılıçlamasına) inen cetvelin kenarıyla kabartılırdı.

Rüştü Bey ise, bir tabiat aşığı olduğu için, düz ve cilalı aletler yerine, doğal formda sopalar kullanırdı. Sopasının kızılcıktan olduğu ve her ihtimale karşı, iç cebinde yedeğini taşıdığı söylenirdi. Son derece sağlam ve esnek olan bu alet, yapısının gereği boğum boğumdu. Ve bu boğumların sopa üzerine kaç santim arayla sıralandığı, dayak yiyen öğrencinin kafasına bakılarak anlaşılabilirdi.

1960 ihtilalinden sonra, bütün ortaokul öğrencilerinin şapka takması zorunlu kılınmış ve askeri bir düzene geçilmişti. Gemi kaptanlarının taktığına benzeyen bu lacivert şapkaların içinde, onları kullanan öğrencilere ait bilgiler vardı. Bir öğretmene okul dışında rastladığınızda, onun asker selamıyla selamlanması şarttı. Bunun için de, sağ elin parmakları birleştirilip şapka kenarına oturulurdu. Şapkası olmayan bir öğrencinin okula alınması mümkün değildi. Ve başımızdaki şapkaların, sınıfa girene kadar çıkartılması yasaktı.

Şapka kontrol işi, bizim "eli sopalı" adını taktığımız Rüştü Bey'e aitti. Şapkasını evde unutan, ya da okulun ana kapısından girerken çıkartanlar, bu kapının hemen iç tarafında pusuya yatan Rüştü Bey'in sopasıyla tanışır ve bir kızılcık sopasının ne kadar sert, budaklı ve kaliteli olduğu konusunda bilgi edinirlerdi.

Hayatımın en güzel hatıralarından biri de, Rüştü Beyle ilgili oldu. O yıllarda, "orta üç" denilen sekizinci sınıfta okuyordum. Ve sınıf başkanı olan Şemsettin Uzun adlı arkadaşımın yardımcısıydım. Şemsettin, bir çoğumuzdan daha iriydi ve belki de bu yüzden mümessil seçilmişti. Aramızdan bir damla su sızmazdı. İkide bir de onunla şakalaşır ve bazen ipin ucunu kaçırırdım. Özellikle, sıraların üzerine çıkıp onun sırtına atlamaktan, çok keyif alıyordum.

Bir gün yine teneffüse çıkmıştık. Canım yine güreşmek istemiş olmalı ki, sınıfa şöyle bir bakıp Şemsettin'i aradım. Öğretmenler odasına gittiğini söylediler. Hemen koridora fırladım. Okulun göz alabildiğine uzanana koridorları, yüzlerce öğrenci ile doluydu. Ama benim keskin gözlerim, Şemsettin’i görmekte gecikmedi. Şemsettin, alt kata inen merdivenlere doğru ilerliyordu. Koşa koşa giderek ona yetiştim ve tam merdivenlerden inmeye başladığında, balıklama olarak sırtına atladım. Bu arada, beni üzerinden atmaması için ayaklarımı beline, kollarımı da boynuna dolamıştım. Şemsettin, boş bulunduğu için önce biraz sendelemiş ve sırtına bir an da yüklenen ağırlığın etkisiyle düşmemek için, basamakları ikişer üçer inmeye başlamıştı. Yüz ifadesini görmek için başımı uzatıp ona baktığımda, ölecek gibi oldum. Sırtına atladıktan sonra büyük bir şefkatle sarıp sarmaladığım kişi, Eli Sopalı'dan başka biri değildi. Sanki beni bir anda elektrik çarpmış, ona dolanan kol ve bacaklarım korkudan çözülmüştü. Can havliyle kaçarak aşağıya indiğim merdivenler, bir türlü bitmiyordu. Bu sırada Rüştü Bey, elindeki sopasını, hücuma kalkan bir süvarinin kılıcı gibi sallayıp, "Allah!. Allah!.." naralarıyla peşime düşmüştü. (Bana öyle geldiği için, bu narayı ben uydurdum tabi ki.)

Rüştü Bey'i bilmiyorum ama benim korkudan bağırdığım kesindi. Çünkü beni resmen kovalıyordu. Zemin kata indiğimde, hemen merdiven başındaki tuvaletlere girmeyi ve bir tanesine girip kapıyı arkadan kilitlemeyi düşündüm. (İyi ki girmemişim, çünkü daha sonraki günlerde, o tuvaletlerin hiç birinde kilit olmadığını öğrendim.) Fakat lavabo bölümüne girdiğimde, yerden bir buçuk iki metre kadar yüksek olan pencerelerin açık olduğunu görerek aşağı atladım. Hani kovboy filmlerinde, filmin kahramanı olan yakışıklı genç, kendisini bir uçurum kenarına sıkıştıran kızıl derililerden, o uçuruma atıyla birlikte atlayıp kurtulur ya, bende öyle kurtulmuştum. Rüştü Bey, pencerelerin önünde kalakalmış, ben ise, dünyaya yeniden gelmiş gibi bayram yapmıştım.

O günden sonra, Rüştü Bey'i nerede görsem, sanki beni tanıyacakmış gibi kaçmış ve o kabusu bir süre yasamıştım.

"Dayak Cennetten çıkmadır" demişler. Bunun anlamı, "Cennetten çıkarılmış" yani "oradan kovulup cehenneme atılmış" demektir inşaAllah. Böyle olmasa bile, bizim nesil o dayakları yiye yiye bitirmiş ve şimdiki öğrencilere bir şey bırakmamıştır.

Ülkemizin son yıllardaki en büyük kazançlarından biri, bu dayak belasının büyük ölçüde terk edilmiş olmasıdır. Artık öğretmenlerimiz, öğrencileri için aynı zamanda bir baba ya da ağabey, bir anne ye da bir abla durumundadır. Bu yüzden genç kardeşlerimiz, sahip oldukları diğer imkanları da hesaba katarak, eski nesle oranla çok daha başarılı olmak zorundadır. Aksi taktirde, cennetten çıktığı söylenen şeylerin şu anda nerelerde olduğu ve ne işler becerdiği merak edilebilir.

Her güçlüğe rağmen, bizleri yine de iyi yetiştirdiklerine inandığımız öğretmenlerimizi hiç unutmadık. Ve bu gün bir çoğu vefat etmiş olan o insanları elbette ki affettik. İnşaAllah onlar da, bizim yaptığımız hataları affetmişlerdir.

Hayatın İçinden Hikayeler (Cüneyd Suavi, Zafer Yayınları.)

Öğrencilik ve Dayak Anıları
2007/06/19 1:57
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 7.5 (1 oy)

Bu yazıyı ilk okuduğumda gülmekten yerlere yatmıştım.
Öyle ki, artık gülmemek için kendime telkinlerde bulunuyordum. 
Hatta ara ara yazıyı okumayı bırakmak zorunda kalmıştım.

Öğrencilik ve dayak anılarını edebi ve eğlenceli bir üslupla kaleme alan Cüneyd Suavi'den, nitelikli, çok komik bir yazı.

İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com

çok şükür öğretmenlerimden topluca yenen sıra dayağı hariç hiç dayak yemedim ben uslu bi öğrenciyim.

Televizyonda dinî bir program seyrediyorum. Ekrandaki kişi, ilâhiyat fakültelerinin birinde dekan olmalı. Eski asırlardaki mâneviyat büyüklerinden bahsederken:

- Onlar, göz ucuyla da olda nîsâ tâifesine bakmazlarmış, diyor. Nerede şimdi o büyük evliyâlar?

Duyduğum sözler damarıma dokunuyor. Ve her Müslüman'ın yapması gereken bir şeyin hiç yapılmıyormuş gibi gösterilmesi, beni tâ can evimden vuruyor. Biraz düşündükten sonra müthiş bir karar alıyor ve kendi kendime söz veriyorum: Hocanın "nîsâ tâifesi" dediği hanımlara, konuşmak için bile olsa bir hafta boyunca bakmayacak ve zamanımızda da büyük evliyâlar olduğunu ispatlayacağım.

Program bittikten sonra ekmek almak için dışarı çıkıyorum. Daha merdivenleri inerken, alt kata yeni taşındığını söyleyen kiracılarla karşılaşıyorum. Evde ne kadar kadın, kız, çoluk, çocuk varsa hepsi kapıda.

Hanımlardan biri, benim Türkiye sınırlarını aşan sohbetimi duymuş olmalı. Daha görür görmez:

- Vayyy!... Cüneyd bey, diyor. Kızlarımın tarifinden tanıdım. Çay içmeye geleceğiz inşallah.

Ben aldığım karar gereği hemen başımı eğerken:

- Hoş geldiniz efendim, diyorum. İnşallah memnun kalırsınız komşuluğunuzdan.

Duyduğum seslerden, kalabalığın içinde bir de erkek çocuk olduğu anlaşılıyor. Ona bakayım derken kazayla hanımları da görürüm diye gözlerimi kaldıramıyorum yerden. Çocuk, ablası olacak kızlardan birine fısıldayıp:

- Ben sana, bu adamın kendini beğenmiş bir züppe olduğunu söylemiştim, diyor. Yüzümüze bile bakmıyor kasıntı.

Hemen arkasından yaşlı bir kadın sesi:

- Vah evlâdım vah, diyor. Ne kadar da mahcupmuş zavallıcık. Anlaşılan küçükken çok dövmüşler.

Her evliyânın başına gelen sıkıntılar benim de başıma geliyor tabi ki. Aceleyle merdivenlerden iniyor ve sokağa atıyorum kendimi. Metodum gayet basit: Yürürken sadece yere doğru bakacak ve bana doğru yaklaşan kişilerin ayakkabılarından erkek olduğunu anladığımda, başımı kaldırıp rahatça yürüyebileceğim.

Bu büyük buluşumu uygulamak üzere daha birkaç adım attığımda, neye uğradığımı şaşırıyorum. Moda mıdır nedir bilmiyorum ama, hanımların çoğunda pantolon var. Altlarında da aynen benimkiler gibi ucu küt, tabanı geniş erkek ayakkabısı veya koca koca asker postalları. Anlaşılan dikkatli olmalıyım. Başımı hiç kaldırmadan giderken, yanımdan geçen kadınların seslerini duyuyorum. Bir tanesi arkadaşına hitaben:

- Bu adamda bir tuhaflık var ayol, diyor. Boşuna dememişler "dost başa, düşman ayağa bakarmış" diye.

Diğer kadın, daha farklı görüşte. Benden uzaklaşıp duvar dibine kaçarken:

- Benim de gözüm tutmadı kardeş, diyor. Belli ki çapkının teki. Yere bakan, yürek yakan cinsindendir mutlaka.

Ben, yine evliyâ sabrıyla ve aynı şekilde yürürken, birden ne olduğunu anlayamadan kendimden geçiyor ve ilaç kokulu bir yerde gözlerimi açıyorum. Yattığım yerin etrafında, beyaz elbiseli genç kızlar dolanıyor. Verdiğim söz gereği hemen gözlerimi kapatarak nerede olduğumu kestirmeye çalışırken, hastanede olduğumu anlıyor ve başucumdaki hemşirelerin konuşmalarına kulak veriyorum. Kızlardan biri, gözlerimin kapandığını farkedince:

- Yine kendinden geçti zavallı, diyor. Bu üçüncü bayılışı. Önündeki elektrik direğini görmemiş.

Hemşirelerin yanında, bir de erkek bakıcı olmalı. Sinir sinir gülüp:

- Biraz önceki elektrik kesintisi, demek ki bu yüzden gelmiş diyor. Adamın kafasındaki şişliğe bakılırsa, Allah bilir devirmiştir direği.

Ayağa kalkabilsem, ben neyi devireceğimi çok iyi biliyorum ama ne mümkün. Başım dönme dolap gibi dönüyor, beynim feci zonkluyor.

Biraz sonra bir erkek doktor geliyor yanıma. Ve beni görür görmez:

- Geçmiş olsun Cüneyd abi, diyor. Çok fena çarptığın için sağ gözünü bandajladık. Bir müddet tek gözle idare et.

Neyse, zor da olsa biraz sonra çıkıyorum oradan. Ama artık akıllandığım için yere falan baktığım yok. Yeni metoduma göre, sağlam kalan sol gözümle yol kenarındaki apartmanların üst katlarına bakacak ve karşıdan gelen insanları siluet olarak farkedip yolumu bulacağım.

Yeni planımın çok başarılı olduğunu düşünürken, seslerinden anladığım kadarıyla manavdan alışveriş yapan bir kadın, yanındaki arkadaşına beni gösterip:

- Şu terbiyesize bak, diyor. Tek gözlü olduğuna aldırmadan balkondaki kızları seyrediyor. Öbür gözün de kör olsun inşallah.

Can sıkıntısından sıcak sular boşalıyor tepemden. Ne kadar masum olduğumu nereden bilsin zavallı. Ben, söylenenlere sabretmeye çalışarak yine üst katlara bakarken, sanki o yükseklerden düşüyormuş gibi bir halle tekrar geçiyorum kendimden.

Anlaşılan yine hastanedeyim. Biraz önceki hemşirelerden biri:

- Hayret ya! diyor. Bu yine aynı adam. Kanalizasyon çukuruna düşmüş bu sefer.

Bir anda anlıyorum başıma gelen felaketi. Üstüm başım, çöplüklerden beter kokuyor, bütün kemiklerimle birlikte sağlam zannettiğim gözüm de sızlıyor. Hastaneden bir an önce kaçabilmek ve eve dönüp temizlenebilmek için sağa sola bakınırken, bir türlü göremiyorum etrafımı.

Yine aynı doktor:

- Boşuna uğraşma abi, diyor. Morardığı için öbür gözünü de bandajladık. Bir haftacık sabretmen gerekiyor.

Ben, bu süre içinde ne yapacağımı düşünürken, daha önceki hastabakıcı hemşirelere laf atarak:

- Cüneyd abi size fena tutuldu, diyor. Baksanıza saatte bir uğruyor.

Bu adama sinirimden ateşler basıyor yüzümü. İyileşir iyileşmez hastaneye üçüncü kez uğrayıp onun gözlerini de benimkine benzeteceğim kesin. Her ne ise, beni bir ambulansa bindirip eve gönderdiklerinde, alt kattaki komşularımıza rastlıyorum yine. Sanki beni bekliyorlar kapıda. Hanım ve kızları, "geçmiş olsun" dileklerini ayrı ayrı iletirken, çocukları olacak o haylaz velet, yine haince fısıldıyor ablasının kulağına:

"Bizim züppe cezasını bulmuş" diyerek.

Komşularımızın yardımıyla merdiveni çıkıp içeri girerken, kendi kendime verdiğim sözü bir hafta boyunca eksiksiz olarak tutacağım için yine de seviniyor ve "Evliyâ sözü, işte böyle olur" diye kasılıyorum.

Gözlerim açıldığında, ne yapacağımı şimdilik bilmiyorum. Ama bir haftalık da olsa, evliyâlık güzel birşey değil mi?

Cüneyt Suavi, Kırk Gram Tebessüm, Zafer Yayınları

Deterjan Evliyası (Cüneyd Suavi)
2018/09/25 14:53
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Cuma Namazlarını Melek Mescit adı verilen bir yerde kılıyoruz. Burası esasında son derece işlek bir kapalı çarşı. Vakit gelip ezanlar okunmaya başlandığında, alışveriş kesilip yerlere halılar seriliyor ve çarşı bir anda mescit haline geliveriyor. Geç kalanlar ise, çarşının dışındaki toptan gıda dükkanlarından büyükçe bir mukavva kutu aldıktan sonra, onları açıp namaza duruyorlar.

Son haftalardan birinde ben de aynı şeyi yapmak zorunda kalıyorum ve en yakındaki toptancıdan aldığım koliyi kullanıyorum, seccade niyetine. Kullanıyorum ama, daha secdeye ilk varışımda gözlerim biber gibi kavrulup sulanmaya başlıyor. Bu arada yanmaya başlayan burnum da, yanaklarımdan süzülen yaşlara eşlik etmekten geri kalmıyor. Selam verir vermez işi kavrayıp namaz kıldığım kutunun üzerindeki yazıyı okuyorum; ismi cismi duyulmamış bir deterjan kolisi bu. Kutunun üzerine sinen deterjan kokusu, nefes borumun ne kadar uzun olduğunu bana tarif edercesine ciğerlerime ulaşırken nefesim darlanıyor, hapşıracak gibi olurken yüzüm şekliden şekile giriyor ve bu işi bir türlü beceremeyince oluk oluk yaşlar dökülüyor gözlerimden.

Hemen yanımda duran nur yüzlü bir ihtiyar sağımda oturan gençlere beni gösterip;

- Bu adam mutlaka büyük bir evliyadır, diyor. Ben bu yaşıma kadar namazda böyle ihlasla ağlayan bir insan daha görmedim.

Ben: "Estağfurullah efendim, evliyalık benim gibi bir günahkarın ne haddine" falan diyecek oluyorum ama, yaşlı adama dönüp ağzımı her açışımda, boğazımdan iniltiye benzeyen bir hıçkırık sesi çıkıyor, o berbat deterjan kokusu yüzünden. 

Hutbe'den sonra namazın farzını kılıp kaçmayı planlıyorum bu arada. Ama ne mümkün? Arka saftakiler hemen namaza durdukları için ister istemez tamamlayacağım namazı. Üstelik de on rekatlık mübarek, kıl kıl bitmiyor. Daha yarısına gelmeden, üzerinde namaz kıldığım karton sırılsıklam oluyor göz yaşlarımdan. Ve her secdeye varışımda burnuma değen kutunun kokusu, hıçkırıklara boğuyor beni. 

Sekiz rekatı tamamlayıp selam verdiğimde, herkesin namazı falan bırakıp büyük bir hürmetle bana baktığını farkediyorum. Acele ile iki rekat daha kılıp ayağa kalktığımda çevremdekilerde saygıyla fırlıyorlar ayağa. Biri ayakkabılarımı giydirirken, diğeri de namaz kıldığım deterjan kutusunu yerden kaldırıyor ve sırtımı sıvazlayıp dua istiyorlar benden. İçlerinden yeşil takkeli olanı, ellerime sarılarak:

- Ben hayatta bir damla bile gözyaşı dökemedim, diyor. Bunun bir hastalık olduğunun söylüyorlar ama, dua buyursanız da ben de o şerefe nail olsam.

Ben, işi uzatmayıp bir an önce kaçabilmek için "olur" der gibilerden başımı sallar sallamaz, adamın gözlerinin yaşardığını ve biraz sonra da bozuk çeşmeler gibi gözyaşı akıttığını görüp hayretler içinde kalıyorum. Gerçekten de evliya mıyım nedir?

Adamla birlikte çevremi saran insanlar da kendilerinden geçmiş vaziyette.

- Mübarek evliya, diyorlar benim için. Daha dua eder etmez, gözyaşı dökmeye başladı adam.

Ben, biraz olsun açılmaya başlayan gözlerimi zorlukla aralayıp ağlayan adama baktığımda, onu hemen tanıyorum. Bu adam, üzerinde namaz kıldığım deterjan kutusunu yerden kaldıran adamın ta kendisi.

Mukaddes bir emanet gibi bağrına bastığı kutunun kokusu adamın şimdiye kadar akıtamadığı gözyaşlarını kökünden kurutacak. Arada bir inleyerek hıçkırması, diğerlerini de ağlatmaya başlamış. Tertemiz insanlar bunlar. Esasında gerçek evliya kendileri ama haberleri bile yok.

Tekrar ıslanmaya başlayan deterjan kutusunu adamdan kibarca aldıktan sonra, müritlerimle helallaşıp ayrılıyorum Melek Mescit'den. Buraya en az birkaç yıl uğramayacak ve ne yapıp yapıp izimi kaybettireceğim. Ama yandaki toptancıda o kutular hala duruyorsa, daha bir çok "Deterjan Evliyası" çıkabilir ortalığa.

Cüneyd Suavi, Kırk Gram Tebessüm, Zafer Yayınları

Abonelik Bilgisi Abonelik
Kullanıcı Adı:
Parola:
Bilgi Hatırlatma Yeni Üyelik
İletişim | Kullanım Şartları | Reklam Bilgileri | Tüm Üyeler | Ne Nasıl Yapılır? | Arama | RSS | Twitter | Facebook | Youtube

Son Üyeler: tdurmus, orkaoyku, SEMS, denizyuce, arnoerkan,
Son Oturumlar: