Kullanıcı Adı:
Parola:
Bilgi Hatırlatma Yeni Üyelik
Beğen
Paylaş
Sayfa: Site:

Bursa'ya Mektup

Erdal Göze
Bursa'ya Mektup

Zamanı Mühürleyen Şehir

Sevgili Bursa

Sana bu mektubu yalnız yıldızların ve yağmurların hüküm sürdüğü bir gökyüzü altında yazmak isterdim. Sana zamanları aşan bir nidayla seslenmek, seni dupduru, tertemiz kelimelerle methetmek isterdim. Çağımın çamurundan, kirinden, pasından sıyrılıp, toz bulutlarının griye çevirdiği düşlerimi senin İrem bahçelerini andıran tazeliğinle parlatıp, yine seni senden öğrendiklerimle selamlamak isterdim. Zaman hiçbir şey alıp götürmemiş senden, fakat ben gönül katılığına tutulmuşum.

Biliyor musun bu sabah uyandığımda paramparça bir halde buldum kalbimi. Üzerinde siyah siyah noktalar vardı. Elimle yokladım. Kalp yerinde durmuyordu. Elimde duruyordu. Sol elimde kanlı, kokan, kıpkırmızı bir şey. Göz ucuyla göğsüme baktım. Yara yoktu. Kan sızmıyordu. Daha dikkatli bakınca bir şey fark etim. Sol göğsümde kalp şeklinde derinden bir dikiş izi. Doğruldum. Yakından baktım. Deri garip bir iple dikilmişti. İpin ucu atletten içeri sarkıyordu. Sanki bir elin tutup çekmesi için bir pay bırakılmıştı. Atletimi çıkardım. Bir süre göğsüme baktım. İpi kavradım. Sol elimde kalbim, sağ elimde ip. İpi çekip kalbi yerine yerleştirecektim. İpe asıldım. Dikişler sökülmüyordu. Tekrar denedim. Garip bir acıyla yandı göğsüm. Hızla hazırlandım. Merdivenlerden koşarak indim. Karşı komşunun ikizleri pencerede olurdu. Kafamı kaldırıp bakamadım. Kuaförü, elektrikçiyi, marketi, öğle molası vermiş tekstil işçilerini yüzüm yerde geçtim. Montumun cebinde, avucumun içinde kalp atışlarım hızlanıyordu.

Anayoldan birden ayrılan, sağlı sollu ağaçların, yıkık dökük evlerin olduğu bir yol çıktı karşıma. Bu yolları hep şiire benzetmişimdir. Bilmediğim bu yola girdim. Sol elimle montumun cebinde kalbimi sıkı sıkı tutuyordum. Kalbimin dinginleştiğini hissetim.

Sessizce ilerliyordum. Sanki başka bir zamana, başka bir şehre bir el tutup itti beni. Bu yollara ilk kez giriyordum. Şiire benzettiğim bu yol, bu yolun vardığı şehir, şehrin insanlarında garip bir hal vardı. Ellerindeki kalın kara kitaplardan şiirler söylüyordu insanlar; “Günler gelip geçmekteler, kuşlar gibi uçmaktalar.” Aziz Mahmut Hüdayi Hazretlerinin dizelerine sığınmıştı insanlar. Bir süre seyrettim. Biraz sonra sırtında kaftanı, boynunda delilik yaftası, kollarında ciğer tezgâhı dizelerin sahibi çıkageldi. Bursa kadısı, halkın kınamasına aldırış etmeden şöhretin yakıcı imtihanından geçmeye hazırlanıyordu. Anladım denizin, dağın ve doğanın şehrindeyim. Denizden, dağdan ve doğadan daha güzel bir şehirdeyim. Baştan aşağı dua kesilmiş, “ruhaniyetli bir şehir”deyim. Seninleyim.

Sen de zaman ırmağı bir başka akıyor Bursa. Kendimi kayıp zamanın peşinde bir serüvenci gibi hissettim. Dev çağlayandan sonsuz bir boşluğa dökülen zamanla burada karşılaşıyordum. Perdeler düşüyordu, kabuk kırılıyordu. Yenidünyalara yelken açıyordum. Birden kendimi şehrin merkezinde buldum. Duvarcı ustaları, oymacılar, zanaatkârlar elbirliğiyle bir mabet yükseltiyordu. Bu, senin kalbin ve ruhun; Ulu Camii’ydi. Kesme taşlar birer duaya dönüşüyordu. Üst üste bir şehrin kalbine hayat veriyordu. Gördüm, taşlar tekrar değildi tesisti. Bütün işçiler canhıraş bir şekilde çalışırken iki kişi muziplik yapıyor, onları oyalıyordu. Bunlar, senin sokaklarında hala dolaşan, sesiyle soluğuyla bir kültürü sırtlayan Karagöz ve Hacı İvaz’dı. Hep bir köşe başında karşıma dikileceklerini düşündüğüm bu halk kahramanları hayal perdesinden inip, üstünden altı asır geçmemiş gibi dipdiri, capcanlı duruyorlardı.

Ulu Camii gelinlik bir kız misali yüzünden duvağının kaldırılmasını bekliyordu. Bir Cuma günüydü. Ahali hınca hınç doldurmuştu bu şükür nişanesini. Devrin büyük âlimi Emir Buhari Hazretleri birden sırrı faş etti; “bu kutlu beldede, bu pirüpak mekânda, zamanın kutbu varken bize düşmez vaaz etmek.” İnsanların arasındaydım. Herkes birbirine baktı. Bu sözler Ulu Camii’nin kubbelerinde asılı kaldı. Halkın koca ekmekçisi, Somuncu babası, Şeyh Hamid-i Aksarayi iki büklüm, tevazu ve mahviyet içinde ayağa kalktı. Fatiha tefsirine başladı. “Elmedhullillah” diyerek övgüyü işaret etmemiştir dedi Yaratıcı, “Elhamdülillah” la şükrü baş tacı yaptırmıştır. Kesik bir sessizlik oldu. Zamanın asıl sahibi ortaya çıkmıştı. Tavrı, hali, duruşu, ilmi Ulu Camii’nin duvarlarına sindi. Gören göz, duyan kulaklar için zaman mekân aşıp birer ibret vesikasına dönüştü. Kalbim, yeniden nefes alıyordu. Siyah noktalar tılsımlı bir el dokunmuş gibi azalmaya başlıyordu.

Sevgili Bursa

Bir şehir varmış şehirden içeri. Bunu senden öğrendim. Uçurtmanın kuyruğundan, gökyüzünün mercan maviliğinden vazgeçiyorduk. Şehrin ortasında bahçeli ev düşümüzde suya düşüp apartmanlara dönüşüyordu. Kentler yangın yeriydi. Ama sen bunların üstünde ve ötesinde, dünyayı saran ağların yankısından kaçan günahsız bir çocuktun. Sana yaklaştıkça bana gönlünü ve sırrını açıyordun. Dağının merhameti çağıyordu beni. Uludağ’ın. Keşiş dağının. Nazım usta da sana böyle seslenmişti Bursa; “Hapishane penceresinden, yığın yığın yeşillikler arkasından Bursa’nın beyazlıkları ve Keşiş’in dumanlara karışan etekleri görünüyor. Ben seni düşünüyorum.” Bursa kalesinde yatan bu sevdalı şair için taş duvarlar engel değildi. O sevdiğiyle zamanın başka bir boyutunda bütünleşebiliyordu. Kim bilir neler düşünmüştü bu yıldızlı göğün altında. Bursa kalesinden, surlardan geçerken bunlar hücum ediyor zihnime. Kendimi birden Osmangazi Hazretlerinin huzurunda buluyorum. Koca hükümdar ellerini kaldırmış ızdırap içinde dua ediyor; “Yâ mufettihel ebvâb iftah lenâ hayral bâb”, “Ey kapıları açan Allah'ım! Bizim için girecek hayırlı kapılar aç.” Bu yakıcı isteği hayalini kurduğu Bursa’yla taçlanıyor. Hasta yatağında fetih müjdesini alıyor. Bu şah şehre İslam boyası çalınıyor. Tophane sırtlarında, Gümüşlü Kümbet’inde oğlu Orhangazi’yle senin manevi bekçiliğini yapıyor.

Tarihin akış yönü artık değişmiştir. Sen de tarih, hiçbir zaman turistik bir değer taşımadı Bursa. Tarih; gelinip görülecek bir mazi birikintisinden ibaret değil. Camilerinle, mescitlerinle, türbelerin, medreselerinle, imaretlerin, köprülerinle yaşayan ve koruyan bir tarih duruyor başucumuzda. Bilmem farkında mısın ey şehir, sanki bir tarih sahnesinde işlenip, süslenip ovanın yeşiline otağını kurmuş gibisin. Senin serin hanlarında, hamamlarında, bedestenlerinde bigâne dolanırken nice farklı milletlerin, dinlerin, inançların adalet bayrağı altında kendi türküsünü söylediğine şahit oldum. Herkes kendi türküsünü özgürce söylüyordu. Emir Han da bir Ermeni tezgâh açmışken, Koza Han da bir Yahudi, bir Rum ve bir Müslüman gökkuşağının renkleri misali göğü güzelleştirmeye çalışıyordu. Hanlar da zaman tek parça halindeydi. Herkes oradaydı. Ulu Camii’ye bakan bir han penceresinde Süleyman Çelebi, Rahmet Peygamberini sena ediyor. O’nu ve O’nun getirdiği dini hayata hayat kılmamızı istiyordu. Kendimi az zorlasam Mevlid’in kalem cızırtılarını duyabilecektim. Kafamı kaldırıp, çıkarsız, dosdoğru göğe bakabilseydim. Belki şefkat sağanağı üstüme yağardı. İşte o zaman; İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri'nin Ulu Camii kürsüsünde verdiği vaazı, Ruh’ul Beyan’ı aynel yakin bilirdim. Yüce Beyan’ı ilmek ilmek dokuyan bu eser, kalbimdeki siyahlıkları silip süpürürdü.

Kalbim cebimde bu şiir şehrinde, gelecekte, geçmişte, şimdide dolaşmaya devam ediyordum. Emir Sultan Hazretlerinin mekânındaydım. Türbesine, avlusuna, camisine göz gezdirdim. Kim bilir kaç göz değdi, kim bilir kaç hükümdar sefer öncesi aşındırdı bu ulu mekânı. Aklın ve kalbin çift kanatlı sultanı kimleri karşıladı, kimleri uğurladı.

Her şey çok yavaş akıyordu burada. Ağaçların, suların, insanların acelesi yoktu. Mezarlığa çekti beni ayaklarım. Babamı hatırladım. Doğdukları yerde ölenlerden değildi o. Belki de aklının ucunda bile geçmezdi bir gün senin bağrına, bu evliyalar şehrine gömüleceği. Belki de ey güzel şehir, göbek bağından yakaladın onu. Babamın en güzel hikâyesi de bu oldu; memleketin diğer bir ucunda gelip senin toprağında saflaşmak.

Yeşil’e inen yolda, dut ağaçlarında ipekböcekleri tarihe selam duruyordu. Allah, “elsiz bir böceğin eliyle” padişahlara, sultanlara, şehzadelere ipekten elbiseler giydiriyordu. Yeşille besleyip bu sevimli böceği, bir şehre bembeyaz bir kader çiziyordu. Sen zamanın kozasını yırtıyordun ve ipekten bir şehir diye çağrılıyordun. Sümbülleri, erguvanları fon yapıyordun kendine. Zaman sıkışıyordu, üstünden atman gereken yükler oluyordu. Depremler gelip gözü yaşlı bulutlar bırakıyordu günlerine, gecelerine; sen toprak altındakileri yardıma çağırıyordun. Senin için bugün, dün, yarın yoktu. Çünkü senin için bir şey de her şeyin sırrı gizliydi. Sen; Yıldırım Beyazıt’ın hızında ve O’nun zillete boyun eğmeyen duruşunda gizliydin. Sen; “Dertli âşıklar tabîbi”nde, ben prangasına boyun eğmeyen Hazret-i Üftâde gizliydin. Taş duvarında, camii mihrabında, hat yazısında, çeşmende, çarşılarında hep aynı haykırış vardı.

Sevgili Bursa

Gökyüzünden ve yıldızlardan habersizdim. Gök; kocaman bir boşluk, yıldızlar; yalnız ışık saçan şeylerdi. Göğe bakmayı unutmuştum. Sen geldin ve gökyüzünü içime doldurdun. İşte o zaman yıldızlarda anlam kazandı. Bizi birbirimize ve zamanın kesiksiz bir anına kenetleyecek olan “altından çivilere” dönüştü. Sen geldin “mühürlenmiş zaman”ınla kalbimin dağınıklığını giderdin.

Bu sayfa, 10.6.2011 tarihinde yayınlanmış ve 7335 defa görüntülenmiştir.
Oyla!
7,5 (1 oy)
Abonelik Bilgisi
Özellikli Bağlantılar
İletişim | Kullanım Şartları | Reklam Bilgileri | Tüm Üyeler | Ne Nasıl Yapılır? | Arama | RSS | Twitter | Facebook | Youtube

Son Üyeler: xfbhfbhxdfbh, frozenmrl, Serveto, van65, Papatya6217,
Son Oturumlar: