Kullanıcı Adı:
Parola:
Bilgi Hatırlatma Yeni Üyelik
Beğen
Paylaş
Sayfa: Site:

Speaking Only English

M. Birgin
Speaking Only English

Haylidir çılgınca uygulamalar yapmadığımı gözlemliyorum. Birtakım değişikliklerin yapılması uygun olabilirdi.

Ve "Haftanın Projesi"ni belirliyorum: "Speaking Only English"
Her yerde ve herkesle İngilizce konuşulacaktır. (Çok özel durumlarda, günlük en çok 100 Türkçe kelime kullanılabilir.)

Böyle bir uygulamaya bir anda yeltenmek, çok zor olabilirdi. Bu yüzden, uygulanabilirliğini sınamak adına, bir süre önce, bir anlamda bir kamuoyu yoklaması yapmıştım:
Arkadaşlarla zaman zaman İngilizce konuşma seansları düzenlemiştim.
Çok sık uğradığım yerlerde, arada bir, birkaç İngilizce cümle kullanmıştım.
Hocalarımızdan bazılarıyla İngilizce olarak bir şeyler konuşmuştum.
Markette, çalışanlarla İngilizce konuşarak onların tepkilerini ölçmüştüm.
……….

* * * * *
1. GÜN

Beraberinde iki misafir ile ev arkadaşım geliyor; onlarla tanışmamı istiyor. Tedirginleşiyorum. Biraz uğraş sonrasında durumumu ona anlatıyor ve misafirlerin İngilizce bilip-bilmediklerini soruyorum; biri Almanca biliyormuş. Bana önayak olmasını, durumu onlara anlatmasını söylüyorum.
Daha biz kendi aramızda uzlaşamamışken konuklardan biri yanımıza geliyor. El sıkışıyoruz; ben "Welcome!" diyorum ve biraz konuşuyoruz.
Almanca bilen diğer misafir imiş. Peki onunla nasıl konuşacaktım? Az sonra o da gelip selam veriyor. Almancayı bilmenin yanı sıra, İngilizceyle yedi yıldır ilgileniyormuş meğer. Benim için bulunmaz bir fırsat bu; ancak bu kez, usta birisinin karşısında hatalarla dolu bir konuşma yapmaktan çekiniyorum. İlerleyen dakikalarda Almanca bilip-bilmediğimi soruyor. Bildiğim dilleri sayıyorum: Arapça, Türkçe ve İngilizce.

Bilgisayar sahibi olmak, öğrenmek ve bu noktada benim deneyimlerimden faydalanmak isteyen üst komşum uğruyor yanıma. Eyvah işte şimdi yandım, diye düşünüyor ve kıvrak bir hamle ile "Welcome!" diyorum. Çaktırmıyor ama gülmemek için kendini zor tutuyor.
Beraberinde bilgisayar konfigürasyon listesi ile gelmiş, hangisinin uygun olduğunu soracaktı. Ev arkadaşımı çağırıp, yarım yamalak bir  tercüme ettirebileceğimi düşündüğüm sırada, çözüm buluyorum: Bir kalem ve boş bir kâğıt alarak önerilerimi yazıyorum. Adam bir taraftan okuyor, öte taraftan kahkaha ile gülüyor. 
10 kredimi yitirmiş bir şekilde bu konuğu uğurluyorum.

Akşam, iftara az var. Ekmek almak için bakkala gidiyorum. İftar telaşesi ortalığı sarmaladığından, hiç kredi harcamadan üç ekmekle dönüyorum.

Ev arkadaşlarım ve misafirleri iftar sofrasında, ben mutfaktaydım. Vaktin gelmiş olabileceğini düşünüyor ve emin olmak için, odaya gidiyorum. Sofra başındakilerin yemek yediklerini görmeme rağmen, ağzımdan şu kelimeler dökülüyor: "Ezan okundu, değil mi?"
Mutfağa dönüyor, Türkçe olarak sorduğumu algılıyor ve kendime kızıyorum; zira yemek yiyorlarsa, ezan okunmuştur zaten.
Böylece 4 kredim daha gitti. (Bu "mi" eki neden ayrı yazılır ki sanki!?)

İftardan yaklaşık iki saat sonra, kapı zili çalıyor. Umarım bana değildir, diye iç geçirirken kapım açılıyor.
Karşı komşu çocuğu, din kültürü ödevi ile ilgili olarak bir şeyler soruyordu. Çözüm olarak, onu ev arkadaşımın yanına götürüyor ve isteğini ona iletmesini söylüyorum.

Ve az sonra telefon çalıyor. Eyvah! Ya şimdi! Üstelik arayanlar, ebeveynim. Açmasam, az sonra tekrar ve tekrar arayacaklardı. Telefonda Arapça konuştuğumuz için, yapmakta olduğum uygulamaya bir zarar verip-vermediğini düşünüyorum, bir an.  Ne yapmalıydım?

Çaresiz açıyor ve karşı tarafın konuşmasını bekliyorum. Cevap vermek zorunda kalıyorum: "Alo!". Bu, İngilizcede de aynı olduğu için, içim rahat. Ama peder bey bir şeyler soruyor; ben on dinliyor, bir konuşuyorum. Bu halim fark ediliyor ve neden böyle yaptığım soruluyor; gülüyorum. Karşı taraf, kızmaya başlıyor; susuyorum; daha fazla öfkeleniyor ve durumumla ilgili birtakım açıklamalar eşliğinde, telefonu anneme devrediyor.
Annem başlıyor bu sefer, yok dersler nasıl, yok ne yapıyorum, yok ne yiyorum, yok ne zaman memlekete gideceğim ....
12 kelime ile cevap veriyorum.
O da anlıyor normal olmadığımı; tekrar peder beye veriyor.
Babam, bu kez daha anlayışlı ve sakin olmaya gayret ediyor gibiydi. Muhtemelen, Arapça konuşulabilecek uygun bir pozisyonda olmadığımı düşünmüş olacak ki, bu sefer Türkçe olarak bir şeyler soruyor.  Açıklama yapıyorum: "Can you speak English?"
Peder, şaşkın ve tepesi atmış bir vaziyette. Bu böyle olmayacak; telefonu sonlandırıyorum.

Az sonra tekrar aranıyorum, bizimkiler tarafından. 100 kredi hakkımı hatırlıyorum; ses kayıt cihazını açıyorum ki, sonradan saymama yardımcı olsun.
Telefondaki konuşma, benim kelimeler noktasındaki cimriliğime rağmen sürdükçe sürüyor. Sonunda şunu diyorum: "Ben sizi gelecek hafta ararım!"
Galiba, benden bu kadar kelimeyi bir anda duymanın verdiği şaşkınlıkla "tamam" diyorlar. Ve kapatıyoruz.
Yaklaşık 60 İngilizce dışı kelime kullanmışım, vay anam vay!

Zaman sonra, aynı apartmandan bir öğrenci arkadaş, internet sorunuyla alakalı olarak bir şeyler sormaya geliyor. Allah'tan ki, biraz İngilizcesi var. Durumumu anlatıyorum; ama yine de yazmak zorunda kalıyorum kimi cümleleri; zira, uygun kelimeleri bulmakta, bu kez ben âciz kalıyordum. Yine de,  5-10 Türkçe sözcük sarf etmiyor değilim.

Günü değerlendirmeye başlıyor ve günlük kredi kullanımıma göz atıyorum; daha ilk günden, böyle olmamalı, diye söyleniyorum. Belki de bir açık bulabilme düşüncesiyle proje açıklamasını tekrar okuyorum.
Evet, bulmuştum. Burada, "(Çok özel durumlarda, günlük en çok 100 Türkçe kelime kullanılabilir.)" ibaresi var. Oysa ben, bizimkilerle yaptığım telefon görüşmesinde Arapça konuşmuştum. Böylelikle 60 kredi düşülmeyebilirdi.
Tekrar düşünüyorum ve bu yaklaşımımın, "Her yerde ve herkesle İngilizce konuşulacaktır." ana ibaresine ters düştüğünü fark ediyorum. Yani, Arapça konuşmalar da kredimi yitirmeme sebepti.

* * * * *
2. GÜN

İkindi suları uyanıyorum. Biraz sonra, markete gitmek üzere yola çıkıyorum.
Mp3 çalarımla birtakım işitsel yapıtlar dinliyor ve biraz da dalgın bir vaziyette yürüyordum. Az sonra, bir adamın bana doğru adım attığını hissediyorum. Başım öne eğik olduğundan, yüz kısmını görmüyordum. Ancak yolun karşı tarafından benim tarafa gelişi üzerine, başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Evet, bana bakıyordu. Hatırlamaya çalışıyor ama çıkaramıyorum. İsmini söylüyor; tanıyorum: Daha birkaç ay önce görüşmüştük; nasıl da hatırlayamadım. Biraz afallıyor ve birkaç Türkçe cümle sarf ediyorum.
Bu sırada, yolun karşı tarafında bir bayanın beklediğini görüyorum; galiba birlikteydiler.
Cevabı uzun olabilecek kısa sorular bulmak için zihnimi yokluyorum. Bir iki soruyu, soru ekini kullanmadan, tonlama sayesinde, soruyorum.
Muhatabım cevap verirken; ben, başımla söylediklerini onaylıyor; diğer taraftan bir kaçış yolu arıyordum. Bayanı işaret ederek, "Daha fazla tutmayayım" diyorum. İşe yarıyor; ancak zayiat büyük: 25 kelime.

Biraz rahatlamış bir vaziyette markete dalıyorum; zira, kamuoyu yoklaması yaptığım yerlerden bir tanesiydi bu. Çalışanlarından pek çekinmeyecektim, bu yüzden.
Çalışan elemanlarla anlaşmamız pek zor olmuyor; ancak keyiflendikleri de dikkatimden kaçmıyor hani.

Az sonra, aynı apartmanda ikamet ettiğimiz bir amcayı fark edecek; onun beni fark etmemesi için başka bir reyona manevra yapacak; ancak bu kez tanıdık bir başka abiyle karşı karşıya gelecek ve soğuk soğuk terleyecektim.
Nasıl olduğumu soruyor; duymazlıktan gelerek "Selamün Aleyküm" diyorum.
Bunu yapmaktaki amacım, "iyiyim, siz nasılsınız?" benzeri bir cümleden kurtulmaktı. Hem belki "Selamün Aleyküm" evrensel bir deyim sınıfında telakki edilebilir ve sayıma tabi tutulmayabilirdi!
Savuşmanın bir yolunu düşündüğüm sırada, çalışanlardan birisinin de aynı kişiyi tanıdığını fark ediyorum. Bundan yararlanabilmeliydim. Çalışana, İngilizce olarak bir şeyler söylediğimde, bizim abi hafif gülümsediyse de , az sonra alışıyor. Ben de fırsattan istifade, bu sefer ona İngilizce ile bir şeyler soruyorum; alakasız cevaplar verdiyse de, bir problem yoktu; ben kendimi iyi hissediyordum.

Dikkatler benim üzerimden gitmiş, birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı ki; aralarından sıvışarak manav reyonuna sapıyorum. Oradaki çalışanlardan bir tanesi çat-pat İngilizce biliyor. Sebze ve meyveleri göstererek isimlerini soruyor. Moralim bozuluyor; zira, on tanesinin sadece beşini bilebiliyorum.

İftara çok az zaman kalmışken, marketten eve doğru ilerliyorum. Henüz yemek yapmış değildim. Üstelik hayli düşünmüş olmama rağmen bir şey bulamamıştım. Aslını isterseniz pek iştahlı da değildim.
(Bu arada, ev arkadaşlarımın yemek yapmış olabileceklerini düşünen okuyucular için kısa bir not: Burada ayrıntılı olarak yazamayacağım birtakım takıntılarım dolayısıyla, kendi yemeğimi kendim yapıyorum.)

Kulaklıkla dinlemekte olduğum çalışmaya odaklanmış bir halde yolda ilerlerken, bir amca yanıma yaklaşıyor ve selam veriyor. Normalde olsa, belki durur hâl-hatır da sorardım; ama olağanüstü bir durumdaydım. "Aleyküm Selam" diyor ve yoluma devam ediyorum. Ancak, vurguluca bir cevaptı bu; sanki ekstradan "teşekkür ederim" der gibiydim.

Ev arkadaşlarım, artık alıştıklarından, problem yaşamıyordum. Hatta, anlaşabilmemiz için onların böyle bir zorunlulukları olmadığı halde, onlar da bilmedikleri bir kelime ile karşılaşana dek, benimle İngilizce konuşuyorlardı.

Ben odamdayken, ev arkadaşım geliyor.
"Allah bilir, sen namaz da kılmıyorsundur bu hafta; zira, sureler Arapça" diyor, alaycı bir ifadeyle.
Cevaben, "only for speaking" diyorum. Yani, surelerin Arapça olması bir engel değil; zira ben, sadece konuşurken İngilizce dışında bir dil kullanmayacaktım. Yoksa, Türkçe şarkı dahi söyleyebilirdim. Çünkü konuşmak başka; şarkı söylemek başka.

Yazdıklarımdan, hayli takıntılı birisi olduğum sonucunu çıkarmışsınızdır.
Bazıları yorucu, bazıları gereksiz olabilir; ama bazı takıntılarım gerçekten faydalı:
Bir yere uğramış ve geri dönüyordum. Tramvay kalabalıktı; ayakta duruyordum. Kulaklığın kablosu bir şekilde ağzıma değiyor.  Artık yutkunamıyorum; tabi ağzımı açamadığım için konuşamıyorum da.

Az sonra bir el dokunuyor omzuma. Dönüp bakıyorum; eski komşum, bir  öğrenci arkadaş. Utana-sıkıla ağzımı işaret ederek konuşamayacağımı ifadeye çalışıyorum; arkadaş kızarıyor. Cebimden bir kalem çıkarıp, elimde duran kâğıtlara sıkıntımı yazıyorum ve ekliyorum: "Neler yapıyorsun?"
Arkadaşın, elimden kalemi alarak, bir şeyler yazmaya yeltenmesine şaşırmıştım; ona, konuşabileceğini ima ediyorum.
Böylece artık o konuşuyor, ben yazıyordum. Tramvaydakiler tarafından izlendiğimizi fark ediyorum; kızarıyorum, ama çaktırmamaya çalışıyorum.

Benim, yazarak, onun konuşmalarına yetişemeyeceğim aşikâr; üstelik yazmak için, tutunmakta olduğum askıyı da bırakmak zorundaydım. Zaten birazdan, birisinin ayağına basacak ve özür dileyemeyecektim; ama üzgün olduğumu imalarcasına başımı yere eğecektim.
İçten içe muhabbeti sonlandırmanın bir yolunu düşünüyordum.
Arkadaşın, daha önce sormuş olduğum bir zekâ sorusunu çözdüğünü hatırlıyor ve yenisini sormayı öneriyorum; kabul ediyor. Ve yazıyorum: "4 ve 7 dakikalık iki kum saati ile 9 dakikalık bir süreci nasıl ölçersin?"

Arkadaş, "kum saati"nin çalışma prensibiyle alakalı bilgisinin az olduğunu söylüyor; anlatmaya çalışıyorum, olmuyor. Arkadaşın, arkalarda arkadaşının olduğunu, gidip ona danışacağını söylemesi üzerine seviniyorum; ancak az sonra dört kişi ile beraber dönmesi üzerine de, kendimi hayli kötü hissedecektim.

Sorunumu onlara da ifade etmiş ve soruya dönmüştük. Ancak arkadaşlar da "kum saati"nin ne olduğu hakkında pek malumat sahibi değillerdi.
Onlardan bir tanesi bana, bir matematik sorusu soruyor: "Dört tane 0 (sıfır) ile, bütün matematiksel işlemleri kullanabilme şansına sahip olarak, nasıl 24 elde edersin?"
Düşünüyorum, bir şey bulamıyorum; çözümün mantıksızlığından şüpheleniyorum; oysaki, gayet mantıklı imiş: "0!=1 olduğu için dört tane sıfır faktöriyel, dört tane 1ve bunların toplamı 4 eder. Son olarak, 4!=24 olarak bulunur."

Etraftan, birkaç yolcu da yanaşarak elimdeki kâğıdı okumaya ve arkadaşların matematik üzerine konuşmalarını dinlemeye başladı. Benim dilsiz olup-olmadığımı soranlar da vardı.

Şimdi, bu takıntım olmasaydı, ben konuşmak zorunda kalmayacak mıydım? Ve o kalabalık tramvayda İngilizce konuşmak, dilsiz görünmekten daha zordur, diye düşünüyorum.
(Takıntılarımla ilintili daha fazla bilgi için "Takıntı" başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.)

* * * * *
3. GÜN

Yarı uykulu bir vaziyette, raporun bu günkü bölümüne neler yazabileceğimi düşünüyordum. Belki de tanınmadığım bir ortama gidebilirdim. Zaten kılık-kıyafet itibariyle turistlere hayli benzediğim için pek bir sorun olmayacaktı. Ayrıntıları düşünmeye başladığım sırada, uykuya tekrar dalmışım ve uyandığımda saat, iftar vaktini yarım saat geçiyordu. Aslında biraz daha uyuyabilirdim, ama kapı zilinin sesine uyanıyorum.
Gündüz vakti de hem telefon, hem de kapı zili birkaç kez çalmış; ne var ki, uyku bana tatlı gelmişti. Kaldı ki, ilgilensem, zararlı çıkabilirdim.

Kapıyı açıyorum, ellerinde defter kitap benzeri şeylerle bir kız bir erkek; karşımızda oturmakta olan kapıcının çocukları. İlköğretime gidiyorlardı. Birtakım sorularının olduğunu söylüyorlar. Normalde olsa rahat olabilirdim belki, ama durumumu biliyorsunuz. Onlara, İngilizce olarak bir şeyler söylediysem de; Türkçe konuşmam için ısrar ediyorlar. Böyle olmayacaktı; o yüzden, komik tonlamalarla İngilizce cevaplar vererek, onları bu ısrarlarından caydırabildim.
Sorularının cevaplarını ancak yazarak, onlara yardım edebileceğimi, beden dili ve İngiliz dili işbirliğiyle anlatabildiğim sırada, anneleri, kendi evlerinden seslenerek espri yollu olarak kepçe ile beni tehdit ediyor.
Çocuklar, bizim eve girmek üzereydiler ki, son anda anneleri, istersem onlara gidebileceğimi söylüyor. Bu bir felâket olabilirdi. Bu teklifi geri çevirmek üzereydim ki, bugün için bir şeyler yazmam gerektiğini hatırlıyor ve eğlenceli bir malzemenin ortaya çıkabileceğini düşünerek kabul ediyorum. Birkaç dakika sonra gelebileceğimi söyleyerek çocukları gönderiyorum.

Yataktan henüz kalktığım için darmadağın bir haldeyim; biraz toparlanıyorum. Henüz orucumu açmamıştım; ama iştahsızdım. Yine de orucu erken açmanın evlâlığı geliyor aklıma; su içiyorum.

Ses kayıt cihazını da beraberimde götürerek, daha sonradan hatırlama problemini aşabileceğimi aklediyorum. Biraz uzun soluklu bir bölüm olabileceğini ve cihazın içerisindeki pilin yetersiz kalabileceğini düşünerek, masa üstünde duran bir pili cihazdakiyle değiştiriyorum.

Ve az sonra karşı komşudayım. Odada Kapıcı Mustafa Abi, hanımı ve iki çocukları vardı; selam veriyorum. Hâl-hatır sormaları ve benim İngilizce cevap vermem üzerine, ortam bir güzel şenleniyor. Benim yarım yamalak olan İngilizcemle, -ki bunu da karşı taraf anlamıyordu- onlarla nasıl baş edebilecektim? Ben, birisine bir cevap verene dek; karşıdan sekiz yeni soru geliyordu. Kurtulma ümidi olarak, önümdeki kitaba gömüldüm. İşe yaramıştı; hızları kesilmişti; ne zaman ki, elime kalemi aldım ve bir şeyler karalamaya başladım; o zaman konuşmalar bitti.

Birazdan, ses kayıt cihazını hatırlayarak, az önceki curcunalı vaziyetin daha eğlenceli olduğunu düşünüyorum. Ortamı eski kıvamına sokma gayesiyle, biraz komik bir şekilde, İngilizce bir şeyler sormaya başlıyorum.

Bu günlerde havalar biraz soğudu ve kalorifer birkaç gündür yanıyordu.
Mustafa Abi'nin, iyi ısınıp-ısınmadığımı sorması üzerine, verdiğim cevaplar fayda vermedi. Terlediğimi ima etmek için, beden dilimi kullanarak, kazağımın yakasını genişlettim. Karşı taraftakiler, boğazımın ağrıyor olduğunu düşündüler. Bunun üzerine Kapıcının Hanımı, kendilerinde iyi bir ağrı kesici olduğunu ve bana verebileceklerini söyledi. Her ne kadar ben, "no, no!" desem de; ilaç kutusu gelmişti bile. İçmemek için ısrar edişim, bana kutunun tümünü kazandırmıştı. "Al, sonra içersin" dedi; ona teşekkür ettim ve prospektüsü olup-olmadığını sordum. Almışken boşa gitmesin, öyle değil mi; belki gerçekten işe yarayabilirdi.

İlerleyen dakikalarda kalemi tutan elimi dinlendirmek amacıyla sallıyorum; elimde bir rahatsızlık olup olmadığını soruyorlar; "Nooo!!!" diye haykırıyorum.

Az sonra, bir şekilde bana şarkı söyleme teklifinde bulunuluyor. Biraz düşünüyorum: Her ne kadar Türkçe şarkı söyleme engelim olmasa da; söyleme yeteneğim itibariyle birtakım engellerim vardı.
Ben, daha eğlenceli olması için İngilizce bir şarkı hatırlamaya çalışıyorken, aile bireyleri, ısrarla beni bekliyordu. Sonunda bulmuştum:
"Happy birthday to you,
Happy birthday to you,
..................................."

Gülen gülene. Şarkıyı yarım keserek, ben de onlara katıldım. Ses kayıt cihazını getirme akıllılığını göstermiş olduğum için kendimi içten içe tebrik ettiğim sırada, cihazın durumunu kontrol etme temayülü hissettim kendimde. Onu cebimden çıkararak ve başımı onun ekranına eğerek baktım. Başımı kaldırdığımda yüzümden düşen bin parça idi; zira, çalışmıyordu. Ev sakinleri, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezinlediler.
Kendimi topladıktan sonra, cihazın tüm suçunu affederek, onu tekrar çalıştırmaya yelteniyorum. Ve anlıyorum ki, yanlışlıkla boş olan pili takmışım. Bunun üzerine tekrar sendeliyorum. Ev sahipleri, kendilerinde pil olduğunu söylüyorlar; getiriyorlar; bir boy büyük geliyor. Ben, tekrar ders notlarına gömüyorum başımı.

Soruların ancak yarısını yanıtlayabilmiştim. Ben, fizik bölümü öğrencisiydim, üstelik sekiz senelik; oysa bana  kimya sorulmuştu. Bence her şeye rağmen iyi bir skor.

Bu ziyarette, bazı anlarda "Anlat Bakalım" oynanıyordu sanki. Ben kelimenin İngilizcesini söylüyor; aile bireyleri doğru kelimeyi bulmak için kıyasıya yarışıyordu. Bir keresinde, yaklaşık iki dakika boyunca bulamadıkları kelimeyi, sonunda Mustafa Abi'nin bulması üzerine, onu tebrik etmek istercesine alkışladım.
Ders notlarıyla ilgilendiğim sırada, Mustafa Abi'nin kısık sesle, hanımına, "Mustafa beni alkışladı!" demesi, beni duygulandırmıştı.

Onlar bana, "Thank you"; ben onlara "Not at all" ve "Good night" dediğim sırada, yaşadıklarımın ne kadarını hatırlayabileceğimi düşünmekle meşguldüm.

* * * * *
4. GÜN

Dün, hayli geç uyandığım için, bugün sabah olmasına rağmen hâlâ uyuyabilmiş değilim. Dolayısıyla ev dışına çıkmam doğru bir davranış olmazdı; zira, yorgun-argın bir vaziyette, İngilizce konuşma çabası içerisinde olursam; başkalarının tuhaf bakış ve söylemlerinde haklı olabilmelerini sağlamış olurdum. Bu yüzden, başka bir şeyler düşünüyorum.

İnternet üzerinden birileriyle sohbet edebileceğimi aklediyorum; ancak, İngilizce konuşabilecek birilerini bilmiyordum.
İnternet üzerinde kısa çaplı bir araştırma yapıyorum. Sesli iletişimde yetenekli olduğu söylenen "Skype" programını kuruyorum. Ancak, hesabımı yeni oluşturduğum ve bu nedenle listemde hiçbir kişi olmadığı için, kiminle konuşacaktım ki?
Programı biraz kurcalayınca, istenen özelliklere sahip kişileri arama aracı olduğunu fark ediyorum. Sonuçta hayli çok kişi bulabiliyor; ancak, hiçbiri ile konuşabilecek cesareti kendimde göremiyordum. Bulduğum kişiler, İngilizceyi anadili olarak bilen kişiler; oysa ben, çat-pat konuşuyordum; bana neden katlansınlardı ki? Hem sonra, ne konuşacaktım ki?

Benim gibi, İngilizcelerini geliştirmek isteyen ve buna binaen bu programı kullanan birçok kişi vardır mutlaka; keşke bu kişiler ayrı bir kategoride toplanmış olsaydı.

Tekrar bildiğim diyarlara dönüyorum; MSN hesabımı açıyor ve aktif durumdaki kişilerden İngilizce bilme ihtimali olanlarla yazışmaya başlıyorum; şayet aradığım özelliğe sahip iseler; konuşma faslına geçebilecektik.
Üç-beş kişi, yarım yamalak İngilizce bildiklerini; ancak konuşabilecek kadar iyi olmadıklarını söylüyorlar. Araştırmamı sürdürüyor; ancak tümden olumsuz cevaplar alıyordum. Ta ki, Harun Abi'ye rastlayana dek. Hoş, aslında o da benzer bir cevap veriyor; ancak farklı olarak, listesindeki bazı kişileri öneriyor. Söylediğine göre, biri Çinli, diğeri Amerikalı iki kişi ile birkaç yıl öncesinden bir muhabbeti varmış: ilk ve son yazışmalarında birbirlerine "Hi!" demişler.
Harun Abi'yi durdurmak için, konuyu kendisinin amatör fotograf çalışmalarıyla tebdil ediyorum ve normal yazışmamızı sürdürüyoruz.

İlerleyen dakikalarda başka arkadaşlardan da birtakım öneriler alıyorum. Bir tanesi hayli ilginçti: "Bot" adı verilen hesapları MSN hesabımıza ekleyebilir ve onlarla İngilizce konuşabilirmişiz. Bir çeşit robot gibi imiş yani.

Yorulmuş ve monitöre bakmaktan gözlerimin sızladığını hissettiğimde, yatağa uzandım.

Akşama doğru kendime geliyor ve iftarlık bir şeyler almak niyetiyle markete gitmeye karar veriyorum.
Apartman önünde, çocuklar top oynuyorlardı. Onlara, İngilizce basit sorular sorup, aralarından sıyrıldığım sırada, aynı apartmanda ikamet etmekte olan bir öğrenci arkadaşı, elinde bir bavul ile görüyorum. Aslında onu tanıdığımı hatırlamıyorum; ama birkaç gün önce, market çalışanlarından birisinin anlattığına göre; bana bakmış ve selam vermiş; ama dikkatsizliğim sonucu karşılıkta bulunmamışmışım.
İşte şimdi, belki özür dileyebilirim, düşüncesiyle onun yaklaşmasını bekliyorum. Her ne kadar, İngilizce biliyor, izlenimi uyandırsa da, başka bir pot kırmamak için Türkçe konuşuyorum onunla.
- "Hocam, birkaç gün önce marketteki kişi siz miydiniz?"
- "Evet"
- "Ya Hocam, kusura bakma, ben dalgınımdır çoğu zaman, o nedenle tanıyamadım"
- "Önemli değil"
- "Memlekete mi?"
- "Efendim?"
- "Memlekete, bayrama mı gidiyorsunuz?"
- "Evet"
- "Peki, iyi bayramlar!"
- "İyi bayramlar"
Ve yaklaşık 30 kredimi yitirmiş; ama içim rahat bir vaziyette markete doğru yol alıyorum.

Marketten eve dönerken, akşam ezanı okunuyor; haliyle bir hareketlilik var. Ama benim ne iştahım, ne de yemeğim olmadığından; hareketlenmem için bir sebep yoktu. Öyle ki, görenler oruçlu olmadığımı pekâlâ düşünebilirlerdi. Zaten az önce, market çalışanlarından birisi diğerine, benim hakkımda öyle bir şey söylemişti; gülümsedim. Düşündüm: Oruç olmanın şartı mıdır ki, hırçın olmak, yemeklerle ilgilenmek, Türkçe konuşmak ...

Neyse, eve yaklaştığım sırada, minik komşu çocuğu, babasıyla birlikte kapı önünde duruyordu. Selam vererek yoluma devam ettiğim sırada, ufaklık, bana bilgisayarla ilgili bir soru soruyor. Cevap vermekten kurtulmanın bir yolunu bulmaya çabalarken; çocuğun yanına yaklaşıyor, yanağını okşuyor ve birkaç kelimeyle geçiştirmeye çalışıyorum. Çocuk, ısrar edince, bu kez ısrarının doğru olmadığını söylercesine, yanağını biraz sertçe okşuyorum. Hâlden anlamıştı ya da pes etmişti. Babasıyla da birkaç kelime konuştuktan sonra, etrafımda gördüğüm oruçlular gibi eve koşuşturuyorum; yaklaşık 40 kredimi tüketmiş olarak!

* * * * *
5. GÜN

Bugün de dünkü gibi, sahur vakti geçmesine rağmen uyuyamıyordum. Bugüne dair neler yapabileceğimi düşündüm. Belki Mevlâna Müzesi'ni ziyaret edebilir ve oradaki turistlerle biraz konuşabilirdim.

Az sonra internete dalıyor ve bir-iki senedir aramakta olduğum tarzda müthiş dokümanlar buluyorum:
MP3 çalarıma müzik dışında bir şeyler yükleyebilmek amacıyla, birkaç sene önce, hayli uzun süren araştırmalarım olmuştu.

Başkalarına göre yeteneksizlik olarak telakki edilebilecek; lâkin üstün olduğuna inandığım bir yeteneğim: Görsel malzemeyi pek sevmiyor ve işitsel yapıtlardan ziyadesiyle hazzediyor olmam.

Ben, aynı zamanda, bilgisayar programlamayla da ilgileniyorum. Bir zaman önce, programlama ile ilgili sesli çalışmaların hayalini kurmuş ve heyecanlanmıştım. Ve yine bir zaman önce, radyo tiyatrolarını araştırmış ve birkaç kaynak bulmuştum.
Son zamanlarda da, İngilizce ile hayli ilgileniyor oluşum sebebiyle, İngilizce komedi, tiyatro benzeri çalışmalar araştırmıştım; birkaç şey bulabilmiştim, ancak yetersizdi...

Uzatmayayım, "Goggle"da aklıma gelen anahtar kelimeleri yazdım ve birkaç sonucu inceledikten sonra, heyecandan uçar gibi oldum. Düşündüğümden çok daha fazla alanda, kategoriler halinde toplanmış bir sürü sesli malzeme ile karşı karşıyaydım; üstelik ücretsizdi. Kategori başlıklarına göz atmayı sürdürürken, kalp atışlarımın sesinin gitgide yükseldiğini duyumsuyordum. Bir o kategoriye, bir bu kategoriye atlıyor; hiçbir yere odaklanamıyordum.
Bir an için, böyle bir projeyi Türkçe için başlatma hayalini dahi kurdum. Kim bilir, belki ileride böyle bir girişimde bulunabilirim.
Bahsi kapatırken, en azından "Google"da kullandığım sihirli anahtar kelimeleri zikredeyim: "Podcast Theatre Comedy"

Heyecanım dindiğinde, yorgunluktan bilgisayar karşısında duramıyordum.
Yatağa uzanırken, saatin 11 suları olduğunu görüyorum. Kendimi uykuya teslim edeceğim sırada, bugünün Cuma olduğunu ve Cuma namazına gideceğimi hatırlıyorum.

Ezanla birlikte evden çıkıyorum; ama ayakta zor durur bir haldeyim.

Namazdan çıkmış, ayakkabımı giymeye davrandığım sırada, tanımadığım bir abi, "Allah kabul etsin!" diyor. Çaresiz, "Allah razı olsun!" diyorum. 3 kredimi yitirmiş olmama rağmen, tanıdık olmadığı için şükrediyorum.

Namazdan sonra derin bir uykuya dalma plânı yapmış olmama karşın; namaz sonrası, kendimi biraz dinç hissediyor ve önceleri hemen her gün; şimdilerde ise, daha yakını açıldığı için, belki de haftada bir uğradığım alışveriş merkezine doğru, müzik eşliğinde -Japon müziğiydi ve hayli keyifliydi- biraz da ritmik bir vaziyette yol aldım.

Market girişinde bir büfe sahibi olan Kâmil Abi'yi selamlıyor ve onun ısrarlı hâl-hatır sorularına, ısrarla İngilizce ile cevap veriyorum.
İlkin, hem çekingenliğim, hem de Kâmil Abi'nin tuhaf bakışları beni hayli terletiyor. O yüzden, kendimi toparlayana dek, satmakta oldukları ürünlerle ilgileniyorum. Ne var ki az sonra, İngilizce bilmediği için, onu, belki pişman hâle getirecektim; özgüven işte!

Kâmil Abi vesilesiyle hissettiğim enerjiyle, market içerisine dalıyorum ve elemanlarla İngilizce konuşuyorum. Keyiflenmeleri dışarıya yansıyor hemen. Elemanlarla öteden beri tanıştığımız için pek çekinmiyordum; ama etraftan müşteriler de konuşmalarımıza odaklanınca, ister istemez bir telâş kaplıyor beni. Çaktırmadan müşterileri süzüyorum; yüz ifadelerindeki gülümseme sayesinde özgüvenimi tekrar kazanıyorum. Ve o hızla, marketi baştan sona kadar turluyor; üstelik biraz da yüksek sesle İngilizce konuşmaya başlıyorum.

Elektronik bir ürünün özelliklerini inceliyorken, bir ses duyuyorum: "Hello!"
Çalışanlardan biri olduğunu düşünüyorum; dönüp baktığımda iki kişi olduklarını ve onları tanımadığımı ayrımsıyorum.

Yukarıda da kısmen değindiğim üzere, enteresan kılık-kıyafetim, uzun saç ve sakalım, beni tanımayanlarda, yabancı olduğum izlenimini uyandırıyor; hele bir şapkam var ki, milleti turist olduğuma ikna etmeme, yeter de artar bile.

Evet, arkadaşlar, İngilizce bildikleri ve beni turist sandıkları için, benimle konuşma girişiminde bulunmuşlardı. İlkin tedirginleşmiş; ama arkadaşların İngilizcelerinin çok iyi olmayışı sebebiyle, biraz rahatlamıştım.

Konya'da öğrenci olduğumu ve 8 senedir fizik bölümünde okuduğumu söylediğimde; dil problemi yüzünden mi böyle olduğunu sormak için, kendi aralarında Türkçe olarak anlaşmış ve daha sonra bunu İngilizceye çevirmeye çabalıyorlardı ki, ben cevabı verince, hem şaşırmış hem de gülümsemişlerdi.

Nereli olduğumu sorduklarında, heyecanlanmıştım; zira, foyam ortaya çıkacaktı ve ayrıca, numara yaptığımı düşüneceklerdi.
Hataylı olduğumu; ama bazı akrabalarımızın Suriyeli olduğunu söyledim.
İlk kez böyle bir turistle karşılaşıyor olmanın şaşkınlığı yüzlerinden okunuyordu.

Az sonra, Arapça, Türkçe ve İngilizce bildiğimi ve İngilizcemi geliştirmek için bu yola başvurduğumu itiraf etmek zorunda kaldım.
Benden, biraz Türkçe konuşmamı istediyseler de, onlara dedim ki; şayet anne babam arasa ve Arapça konuşmamı istese, bunu ancak gelecek hafta yapabilirim.

Neyse, birbirlerimizle tanışmış olmaktan duymuş olduğumuz memnunluğu dillendirerek ayrılıyoruz. Ama biliyorum ki, onlar market içerisinde dolanmaya devam edecekler. Ve ben, çok zor durumda kalır, Türkçe konuşur ve bu arkadaşlara yakalanacak olursam; sevimsiz bir vaziyet oluşabilirdi.

Zaten az sonra, daha önceleri turistik bölgede çalışmış ve bu sebeple biraz İngilizce bilen bir elemanla, Bestami Abi'yle konuşuyorken, bu arkadaşlar yanımızdan geçecekti.
İlginçtir, arka taraflarımda biraz oyalandıklarını ve hangi dili konuştuğumu merak ettiklerini, hisseder gibi oldum.
Bu esnada, daha önce görmediğim, firma tanıtım elemanı iki bayan, Bestami Abi'ye beni sorduklarında; devreye girerek, "What are you doing here?" dedim. Çat-pat bir şeyler söylerken zorlandıklarını gördüm.  Bu durum biraz daha sürdü ve sonra ilgilendikleri ürünlerin yanına ilerlediler ve başkalarına beni göstererek bir şeyler anlatmaya başladılar.
Artık, market pek tekin bir yer değildi benim için. Hiçbir şey almadan uzaklaşıyorum oradan.

İkindi suları eve geliyor ve uyuyorum. Uyandığımda, okuldaki bir Hocamız tarafından telefonla üç-dört kez arandığımı görüyorum. Çare düşünüyorum; bu gece saat 24 sonrası her şey serbest olacaktı; ama o saatte de Hocamızı arayamazdım ki!
Kredilerimi iyi kullandığımı ve kullanılabilir çok kredim olduğunu düşünerek, telefon görüşmesini başlatıyorum.
Bilgisayarında problem yaşadığını ve onu onarmamı istediğini söylüyor. Problemi ayrıntılı olarak anlatıyor; ama ben, çoğu yerde "hıhı!" gibi kredilerimi düşürmeyeceğini varsaydığım mırıltılarla onu onaylıyor ve yarın için ilgilenebileceğimi söylüyorum ...

Yaklaşık 70 kredimi harcamış da olsam; neden bilmem, keyif aldım bu telefon görüşmesinden. Belki de para kazanacağım içindir.

* * * * *

Bugün Cumartesi; "Haftanın Projesi" bitmiş durumda. Böylelikle rahatım artık; ya da öyle sanıyorum: Bir haftalık alışkanlıktan sonra, birden Türkçe konuşmakta zorlandığımı hissediyorum; ev arkadaşlarımla İngilizce konuşmayı sürdürüyorum.

İkindi suları, dün görüşmüş olduğumuz Hocam beni arıyor. Bir saat sonra okula, onun odasına gidiyorum.
Bilgisayar normal olarak çalışıyordu; yani bir problem yoktu. Hata vermesi için çok uğraşıyor; ama başaramıyoruz. Yine de birtakım donanım parçalarındaki temassızlıktan şüphelendiğim için, kasayı açarak gerekli kontrolü yapıyorum.

Hocamı, bir sorun olmadığına zar-zor ikna edebildiysem de; bundan emin olmak için, her  üç-beş dakikada bir, bilgisayarı yeniden başlatmasına engel olamıyordum.

Hocam, cebinden bir banknot çıkarıp bana uzatıyor.
- "Hayır Hocam, zaten bir şey yapmadım ki!"
- "Olsun, buraya kadar geldin."
- "O zaman, 5 YTL verin, kâfi."
- "Al, bunu sana yaptığın iş için vermiyorum."
- "O halde, 10 YTL verin, yeter."
- "Ama al artık, bayram harçlığı olarak veriyorum."

Mırın-kırın ettiysem de, sonunda 50 YTL'yi cebe indirmiş bulunuyordum.

Hocam, evine doğru gidecekken, beni de uygun bir yere bırakabileceğini söylüyor.
Araba içerisinde ilerliyorduk. Muhabbet sırasında, yaşlı olmaları sebebiyle orucun onları zorlayıp zorlamadığını soruyorum.
"Hayır " cevabını aldığımda, "Maşallah" diyorum.
Az sonra, Hocamın bana, "Tabi, sen oruç tutmuyorsun, değil mi?" diye sormasına şaşırıyor ve cevap veriyorum: "Hayır, tutuyorum; zaten ramazan dışında da, her ne kadar vakitleri tutturmasam da, genelde, günde iki öğün yemek yerim."
Bunun üzerine Hocam, "Öyle mi? Bilseydim, seni iftara davet ederdim. Dur evi arayayım, ne yemek varmış bir sorayım o zaman" dediyse de, yüzsüzlük yapmamış olmak adına buna engel oluyorum.
Devam ediyor: "Beğenmediğin bir yemek olur; mahcup oluruz ..."
Araya giriyorum, "Hocam, ne demek! Ben, zaten pek yemek düşkünü birisi değilimdir; ama yine de çok teşekkür ederim."
Aslında bir çekincesi daha var gibiydi: benim takıntılarım. Her ne kadar ne boyutta olduklarını bilmese de, yemek hususunda birtakım takıntılarımın olduğunu biliyordu. Bu yüzden daha fazla ısrar etmiyor.

İneceğim yere gelmiştim. Arabadan iniyor ve alışveriş merkezine doğru ilerliyorum. Yeni açılan unlu mamul satış yerine uğrayarak, taze ekmek almayı amaçlıyorum.
Çalışanlardan biri benimle ilgileniyor; bir adet pide istiyorum. Yumuşak ya da kızarmış olanını mı tercih ettiğimi sorduğu sırada bir şey fark ediyorum; diğerlerinde olmasına rağmen, bu elemanın elinde eldiven yok. "Tam beni buldu!" diye iç geçirirken, "fark etmez" diyorum. Çalışan,  elini tükürükleyerek aldığı poşeti açıyor ve ekmeği içine ekliyor. Bu esnada ben, onu uyarmaktan çekindiğim için, elinin değdiği kısmı mimliyorum ki, eve gidince o kısmı yemeyecektim. Kasaya doğru ilerlerken, aklıma bir fikir geliyor: Farklı görünüşe sahip ekmeklerin başındaki eldivenli bir çalışana yöneliyor ve o ekmek hakkında bilgi alıyorum. Aldığım ekmeğin iki katı büyüklüğünde ve iki katı bir fiyata sahip. Şöyle bir öneride bulunuyorum: "Bu ekmeği değiştirerek, ondan bir tane alabilir miyim?"
Ve beni belki de dört gün idare edebilecek bir ekmekle ayrılıyor ve dünkü alışveriş merkezine giriyorum.

Haftalık iznini dün kullanmış olan çalışanlardan bir tanesiyle Türkçe muhabbet ediyorduk ki; dünkü firma elemanı bayanlardan bir tanesi yanımızdan geçiyor ve bana "Hello!" diyor. Ve benim hakkımda diğer çalışana bilgi vermeye başlıyor: "İngilizce, Arapça ve Türkçe biliyor. Adı Mustafa ...".
Diğer çalışan, geride bırakmış olduğum projemden bihaber olduğu için, biraz şaşkınca gülümsüyor. Bayan, devam ediyor...
Susmuştum; zira, ne Türkçe, ne de İngilizce konuşamazdım o durumda.

Öyle görünüyor ki; Türkçeden İngilizceye geçerken yaşadığım zorlukları; İngilizceden Türkçeye dönerken de yaşayacaktım.

* * * * *

Bir Hocam, dış ticaret uzmanı arayan bir şirkete, benimle görüşmesini önermiş.
Tamam, belki Hocam'la konuştuğumda, iştahla, tumturaklı birkaç cümle kurmuş olabilirdim; ama yine de bu kadarı fazlaydı hani.

Hafta başında yazıya başlarken; İngilizce adına, öteden beri yapmış olduğum çalışmaları da aktarmayı  tasarlamıştım. Ne var ki, yazı hayli uzun oldu ve bundan vazgeçmemin daha doğru olduğunu duyumsuyorum.

Ve, sonraki haftanın "Haftanın Projesi"ni tasarlamış bulunuyorum: "Şarkılarla İngilizce"
Her gün bir şarkı, sözleri takip edilerek, 10 kez dinlenecektir.
Eğlenceli gibi duruyor, ne dersiniz?

-----------------------------------------------------
M. Birgin (Ekim 2006) (AP-20:AY) (HP-131:HP)

Bu sayfa, 7.3.2008 tarihinde yayınlanmış ve 16455 defa görüntülenmiştir.
Oyla!
8,5 (1 oy)
Abonelik Bilgisi
Yorumlar
denizz 12.5.2011 14:02:46 Bildir!
çok güzel ya abim yeni okudum maşallah ne kadar azimlisiniz hani ben olsaydım amann bugünde yapmasam olur derdim:)maşallah vallahi.bende ingilizceyi tam öğrenmeye çalışıyorum yazında kursa gidicem ve hep sizin bu yazdıklarınızı hatırlıcam sizi örnek alıcam kendime inşallah ingilizceyi ancak bu şekilde tam olarak öğrenirm inş.
m1gin 1.9.2009 02:39:51 Bildir!
Hmm... Ayrıntılara dikkat eden birisi olduğunuzu bir kez daha belgeldiniz ey kubur. ;)

Yeni HP modelleri için kendimi hazır hissetmiyorum . :P
Şimdilerde daha çok, daha önce geliştirdiğim ve kolay bulduğum modelleri kullanıyorum. :)
kubur 31.8.2009 22:13:24 Bildir!
O değil de kimse kum saatinin akıbetini merak etmemiş mi?
Yoksa herkes çözümü biliyor da bir ben mi yeni buldum?
=)
Devam ey m1gin, 2009 model HPler de bekliyoruz =)
skulduggery 30.5.2009 15:08:06 Bildir!
Eğer herkes 1 haftasını buna ayırırsa sokakların halini düşünemiyorum..!Ama süper fikir.
citizen 29.11.2008 04:16:30 Bildir!
After the title I decided write English.I am from Konya.We are not getting used to people like you yet.But I congratulate you.I wish I could do that.I couldn't and my English skills awful.Your article is amusing and amazing.I hope you can understand me!
kuzu18 14.10.2008 14:16:59 Bildir!
abi cok güzel bi yazı yazmısın harıka sın yaa
keske ogunler gerı gelse demı iyi günler
abıcım
hatem 1.10.2008 19:31:33 Bildir!
Mustafa hocam okurken inanılmaz güzel vakit geçirdim bunda o zamanki ev arkadaşın olmak ve o günlere dönmüş olmamında etkisi var tabi ama senin çırpınışların ve azmin beni çok etkiledi(hele bizzat şahitlik etmek inanılmaz zevkliydi).Bence haftalık projelerinin hepsini anlatmalısın yada kitaplaştırmalısın enfes bir çalışma olacağından eminim.Ümit ediyorum ki hayatın boyunca hep böyle renkli bir kişiliğe sahip olursun...
yusufuctu 3.9.2008 11:17:22 Bildir!
iyi guzel yazmissinda canimkardesim keske su sayfayida ingilizce yazsaydin (yani yazabilse idin) !hayirli teskereler bu arada  sahi ingilizcesi nedirki
aciz 30.8.2008 11:59:56 Bildir!
sıradışı bir insan olduğunuzu sanıyorum, bence bazı şeyleri başara bilmek için farklı olmaya ve kendimizi zorlamaya değer, bana üniversite yıllarımı hatırlattınız, güzel bir uygulama, hayatta başarılar,
mavizambak 12.8.2008 19:37:04 Bildir!
Ben yazının tümünü okumadım. Ama okuduğum kadarıyla takdire şayan bir azminiz var. Bence de Türkiye şartlarında İngilizce ancak böyle öğrenilir. Şu anda ben de İngilizce telaffuz üzerinde çalışıyorum. Sizi kendime örnek alacağım. Başarılar diliyorum.
Özellikli Bağlantılar
İletişim | Kullanım Şartları | Reklam Bilgileri | Tüm Üyeler | Ne Nasıl Yapılır? | Arama | RSS | Twitter | Facebook | Youtube

Son Üyeler: mahmut33, Ireminmelisi, Gulcin03, fmyld, tkaya,
Son Oturumlar: mahmut33,